Zamanın Durduğu Eşik: 6 Şubat’ın Gölgesinde Malatya’da Üç Yıl
Malatya - Yeşilyurt Billurkent Sitesi binamız.
AFAD’ın açıkladığı resmî verilere göre, 6 Şubat 2023’te yerel saatle 04.17 ve 13.24’te; merkez üssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleri olan, Mw 7.7 ve Mw 7.6 büyüklüğünde iki büyük deprem meydana geldi. Bu iki büyük sarsıntı; Kahramanmaraş, Hatay, Malatya, Adıyaman, Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır, Osmaniye, Kilis, Adana ve Elazığ olmak üzere 11 ili doğrudan etkiledi.
Deprem, doğal bir olaydır; yıkım ise büyük ölçüde insan kaynaklıdır. Aynı büyüklükte depremler, Japonya, Şili veya Yeni Zelanda gibi ülkelerde de yaşanmakta; ancak bilimsel yapı standartları, sıkı denetimler ve afet kültürü sayesinde bu depremler kitlesel yıkıma ve on binlerce can kaybına yol açmamaktadır. 6 Şubat 2023 depremlerinde ise on binlerce bina, mühendislik ilkelerine ve yapı güvenliği kurallarına uyulmadığı için enkaz hâline gelmiş; yaklaşık 50 bin insan yaşamını yitirmiştir. Bu nedenle yaşananlar yalnızca “asrın felaketi” değil, ihmaller zincirinin ağır bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Sayılar soğuktur; ancak o sabahın gerçeği, rakamların ötesinde bir acıyı toplumun vicdanına kazımıştır.
Depremden yalnızca üç gün önce, İstanbul’da yaşayan oğullarım Hasan ve Oğuzhan’la birlikteydik. Hayat olağan akışındaydı; içilen kahveler, kısa sohbetler, ertelenmiş planlar ve vedalar… Oğlum Oğuzhan’la, Kütahya’da yapacağı vatani görev için depremden bir gece önce birlikte yola çıktık. Ben ise oradan ayrılıp, Sakarya Üniversitesi’nde akademisyen olan kızımın evine geçtim. Torunum Öykü’yle dede–torun sohbetleri yaptık; masum sorular, kahkahalar ve geleceğe dair küçük hayallerle dolu saatlerdi. Hiçbirimiz, zamanın birkaç saat sonra parçalanacağını bilmiyorduk.
Ben deprem anını yaşamadım. O sabah Malatya’da değildim.
Ama o sabah, beni uzaktan vurdu.
Henüz gün ağarmadan telefonum peş peşe çalmaya başladı. Uykuyla uyanıklık arasında duyduğum ilk cümle şuydu:
“Malatya’da çok büyük bir deprem olmuş.”
Ardından görüntüler geldi; titreyen sesler, yarım kalan cümleler… Komşularımız, sitemizin yıkılışını cep telefonlarıyla kaydetmişti. Kar, soğuk ve beton tozu; tek bir kareye sıkışmıştı. Ulusal ve uluslararası medya, aynı enkazı dünyaya gösteriyordu. O an anladım ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Takvimler 04.17’yi gösterdiğinde—ben o anı bedenimle yaşamadım—ama anlatılanlar, tanıklıklar ve görüntüler şunu söylüyordu: Yeryüzü derin bir uykudan feryatla uyanmıştı. Toprak yalnızca sarsılmamış; hayat kökünden sökülmüştü. İnsanlar yataklarından, evlerinden, rüyalarından savrulmuştu. Gece, karanlığından utanmıştı.
Daha yaralar sarılamadan, korku biraz olsun dinmeden; saatler 13.24’ü gösterdiğinde ikinci deprem geldi. Bu kez gündüzdü. İnsanların çoğu evlerine girmeye cesaret edememiş, soğuğa ve kara aldırmadan bahçelerde, sokak aralarında, açık alanlarda bekliyordu. “Hasarlı ama ayakta” denilen nice bina, bu ikinci sarsıntıyla birer birer çöktü. İlk depremden sağ kalan hasarlı binalar, ikinci depremin insafına terk edildi. Enkazların altında binlerce can, gün ışığında hayata veda etti. Asrın felaketini ve onu, ihmallerle ağırlaşmış, bedelini insan canıyla ödenmiş bir kader sınavı olarak kazıdık hafızamıza.
Enkazların altında on binlerce insan, gökyüzüne yetişemeden sönen yıldızlar gibi kaldı. Geride kalanlar için zaman durdu; ama daha kötüsü oldu: hafıza çöktü. Çünkü bir şehir yalnızca binalarla ayakta durmaz; hatıralarla yaşar. Beton yıkılırken, anılar da aynı anda ezildi.
O zifiri karanlıkta insanlık, dilleri ve sınırları aşan bir vicdan köprüsü kurdu. Dünyanın dört bir yanından gelen kurtarma ekipleri—Fransız, İngiliz, Alman, Rus; Ermeni ve Yunan ekipler—enkazın tozuna karıştı. Dualar farklıydı belki; ama herkes, o en kederli Türkçe cümlede birleşti:
“Sesimi duyan var mı?”
Yurdun dört bir yanından gelen gönüllüler, AFAD ve Kızılay ekipleri STK' lar; yolların uzaklığına, gecenin ayazına inat, zamanla yarışır gibi yardıma koştular. Bir lokma ekmeği bölmek, bir battaniyeyi paylaşmak; karanlığın ortasında yakılan tek ışıktı.
Depremin hemen ardından, yıkımın büyüklüğü kadar büyük bir seferberlik başladı. AFAD koordinasyonunda, Kızılay, sivil toplum kuruluşları, yerli şirketler ve büyük holdingler; zamanla yarışarak sahaya indi. Yurdun dört bir yanından gelen yardım tırları, soğuk gecelerde bir umut kuyruğu gibi uzandı. Yabancı devletlerin gönderdiği çadırlar, sahra hastaneleri ve teknik ekipmanlar; yalnızca barınak değil, yalnız olmadığımızın da bir işaretiydi. Kısa sürede kurulan çadır kentler, ardından konteyner kentler; evsiz kalan binlerce insan için geçici de olsa bir nefes alanı oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri, jandarma ve emniyet birimleri; enkazdan güvenliğe, lojistikten düzenin sağlanmasına kadar her aşamada sahadaydı. Askerin, gönüllünün, yardım görevlisinin omuz omuza verdiği bu çaba; devletin ve milletin zor zamanlarda nasıl tek yürek olabildiğini gösterdi. Acının ortasında kurulan bu dayanışma, yıkılan hafızanın arasından filizlenen en güçlü umut oldu.
Depremin daha ilk günlerinden itibaren on binlerce insan, yıkımın içinden koparak yurdun dört bir yanına savruldu. Kimi askeri ve sivil uçaklarla, kimi trenlerle; kimi yardım kamyonlarının kasasında, kimi kendi arabasının bagajına birkaç parça eşya sıkıştırarak çıktı yola. Bu, planlı bir göç değil; hayatta kalmanın mecbur bıraktığı bir dağılmaydı. İmkânı olanlar gittikleri şehirlerde evler tutup işlerini taşımaya çalıştı; çoğu ise bilmediği kentlerde, devlet yurtlarında, misafirhanelerde, geçici barınma alanlarında günlerini ve gecelerini saydı. İşte tam bu noktada belediyeler devreye girdi. Büyükşehirlerden ilçe belediyelerine kadar pek çok yerel yönetim, depremzedelere kapılarını açtı; sıcak yemekler dağıtıldı, giysi ve temel ihtiyaçlar karşılandı, çocuklar için oyun alanları kuruldu. Belediyelerin sosyal tesisleri, kültür merkezleri ve misafirhaneleri; bir süreliğine de olsa yurdundan kopan insanların evi oldu. Yabancı bir şehirde, tanımadıkları sokaklarda tutunmaya çalışan depremzedeler için bu destek, yalnızca bir hizmet değil; unutulmadıklarını hatırlatan bir insanlık hâliydi. Göç edenler, arkalarında bıraktıkları şehirlerin enkazını kalplerinde taşıyarak; gittikleri yerlerde yeni bir hayat kurmaya çalıştı.
Depremden beş gün sonra, evi yıkılanlara izin verildiğinde, oğullarım Hasan ve Oğuzhan’la birlikte Malatya yoluna çıktık. Yol uzundu; ama asıl mesafe, kalbimizle vardığımız şehir arasındaydı. Gittiğimiz yer bir şehir değil; hafızası yaralanmış bir hayattı.
Kepçeler ve iş makineleri sitemizin enkazına girdiğinde, betonun gürültüsünden çok insanların içindeki sessizlik duyuluyordu. Komşularımız oradaydı; hepsi oradaydı. Kimi çömelmiş, kimi ayakta; ama herkes aynı yere bakıyordu. Her kat çöktükçe, birinin koltuğu, bir başkasının vitrini, bir başkasının yatağı ezilerek betonun altına karışıyordu. Televizyonlar, beyaz eşyalar, yıllarca emekle alınmış ne varsa; bir hayatın yükünü taşıyamayıp toza dönüşüyordu. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. “Burası bizim salondu,” “Şurası yatak odamızdı,” denilmiyordu; ama herkes, yıkılan her katta kendi geçmişini izliyordu. Sağ kalan birkaç fotoğraf, çatlamış bir tabak, eğrilmiş bir tencere; artık eşya değil, hafızanın son kırıntılarıydı. İnsanlar, bir ömre sığdırdıklarını avuçlarına almaya çalışıyordu.
Emekli bir öğretmen olarak, depremde yıkılan dairemizin başında durduk. Evimizle birlikte yalnızca eşyalarımızı değil; ömrümüzü verdiğimiz birikimi de kaybettik. İki binden fazla kitabım—altı çizilmiş satırları, kenarlarına düşülmüş notlarıyla—bilgiden çok hatıraya dönüşerek enkaz oldu. Aile albümlerimiz, çocukluğumuzun ve gençliğimizin yüzleri, bir daha tamamlanamayacak bir sessizliğe gömüldü.
Enkaz kaldırılırken, her kepçe darbesi geçmişimize inen bir veda gibiydi. O an anladım ki deprem, yalnızca şehirleri değil; insanın içindeki zamanı ve hafızayı da yıkıyordu.
Enkazın içinden, yitip gitmesine razı olamadığımız şeyler çıktı.
Rahmetli eşim Suzan öğretmene ait, annelerinin sandıkta sakladığı Kızım Tuğba oğullarım Hasan ve Oğuzhan’ın çocukluk elbiselerini tozun arasından aldık. Küçücük gömlekler, solmuş kazaklar… Sanki Suzan, o elbiselerle birlikte bize yeniden dokunmuştu.
Oğullarımın, annelerinin benim tarafımdan yapılmış yağlıboya portresini enkazdan kurtarışı hâlâ gözümün önünde. Çerçevesi çatlamıştı, yüzü toz içindeydi; ama bakışı hâlâ yerindeydi. Betonun ortasında bir yüz, bir sevgi hayatta kalmıştı.
Ben ise enkazdan otuza yakın kitabı tek tek topladım. Sayfaları buruşmuştu; ama her biri geçmişte tuttuğum bir nefes gibiydi. Etrafa saçılmış fotoğrafları toplarken, sanki zamanı yerden kaldırıyordum.
Aradan üç yıl geçti. “Sesimi duyan var mı?” çığlığı, konteyner kentlerin uzayan bekleyişine dönüştü. Malatya’da resmî açıklamalara göre bugün hâlâ yaklaşık 60 bin insan konteynerlerde yaşamını sürdürüyor.
Onbir ilde devam eden asrın en büyük inşaatı ile Malatyada da
yepyeni bir çarşı merkez, yeni çarşı konseptli. Medyada verilen bilgiye göre 80.000 bin konut şehrin her yerinde yükselen rezev alanlar, geç başlayan yerinde dönüşüm projeleri, devasa bir kentsel dönüşüm operasyonu ve tamamen yenilen alt yapı ...
Bir yandan umut olurken bir yandan sabrı sınayan uzun bir sürece işaret ediyor. İnşaatı tamamlanıp teslim edilen sınırlı sayıdaki konuta ev sahipleri ve kiracılar yavaş yavaş taşınıyor; fakat bu göç, şehrin yarasını kapatmaya yetmiyor.
Şehir merkezinde depremde hasar almayan Malatyapark AVM, Doğa Cadde AVM ve İnönü Kapalı Çarşısı ile depremden daha az etkilenen bazı semtlerdeki mağazalar, dükkânlar ve sanayi bölgesi faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. Üretim, tüm zorluklara rağmen yeniden tutunmaya çalışıyor. Hastaneler, okullar ve devlet daireleri rutin işleyişleriyle halka hizmet vermeyi sürdürüyor. Hayat, eksik ve yaralı olsa da; durmamayı, devam etmeyi seçiyor. Malatya’da yaşam, yıkımın gölgesinde ama inatla akmaya devam ediyor.
Çamurlu Toki Konutları
Yorumlar
Yorum Gönder