Sınırları Aşan Bir Vefa Hikâyesi: Rahmi Ali ile Yunanistan’dan Akçadağ İlköğretmen Okulu’na



Sınırları Aşan Bir Vefa Hikâyesi: 
Rahmi Ali ile Yunanistan’dan Akçadağ İlköğretmen Okulu’na

Bazı yolculuklar yalnızca kilometrelerle ölçülmez. Kimi yolculuklar vardır ki insanı geçmişe, hatıralara, köklere ve gönül bağlarına götürür. 1954 yılında Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesindeki Çepelli köyünden yola çıkıp Türkiye hasretiyle Malatya’ya, Akçadağ İlköğretmen Okulu’na gelen Rahmi Ali’nin hikâyesi de böyle bir yolculuğun izlerini taşır.
Rahmi Ali, yalnızca bir öğretmen değildir. O, Türkçeyi Batı Trakya’da bir kültür bayrağı gibi yaşatan; ömrünü eğitime, yazıya ve düşünceye adamış değerli bir kültür insanıdır. Akçadağ’ın o unutulmaz eğitim ocağında aldığı öğretmenlik ruhunu yüreğinde taşıyarak yurduna dönmüş; kırk yılı aşkın süre boyunca bu ruhu Batı Trakya Türk Azınlığı’nın çocuklarına, gençlerine ve kültür hayatına aktarmıştır.
2026 yılının Nisan ayında, baharın taze nefesiyle son haftasına yaklaşırken evlatlarımın refakatinde İstanbul’dan yola çıktık. İki oğlum, kızım ve torunum Öykü ile birlikte Selanik’e ulaştık. Bu yolculuğun en anlamlı durağı, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün dünyaya geldiği evi ziyaret etmekti.

Atatürk Evi’nin eşiğinde durmak, yalnızca tarihî bir mekânı görmek değildi. Bu ziyaret, köklerimize, Cumhuriyet hafızamıza ve ortak değerlerimize yapılan bir gönül yolculuğuydu. Fakat bu seyahati benim için daha da anlamlı kılacak asıl niyetim, zamana direnen büyük bir eğitim çınarıyla, 85 yaşındaki Rahmi Ali Öğretmenimizle buluşmaktı.
Sağlık durumunun yüz yüze görüşmeye elvermemesi üzerine sorularımı kendisine Messenger’dan ulaştırdım. Rahmi Ali Öğretmen, nezaketi ve güçlü hafızasıyla bu soruları büyük bir içtenlikle cevapladı. Parasız yatılı sınavlarından Akçadağ yıllarına, 19 Mayıs coşkusundan edebiyat tutkusuna, Atatürk sevgisinden Batı Trakya’da verilen kültür mücadelesine kadar uzanan çok değerli hatıralarını bizimle paylaştı.
Elinizdeki bu söyleşi; bir öğretmenin “iyi ki”lerine, bir yazarın edebiyat yolculuğuna ve bir Türk evladının Atatürk’e duyduğu sarsılmaz bağlılığa tanıklık eden kıymetli bir hatıra metnidir. Şimdi sizleri, Gümülcine’den Akçadağ’a uzanan o uzun tren yolculuğunun ray sesleri eşliğinde, Rahmi Ali Öğretmen’in kelimelerle kurduğu hatıra dünyasına davet ediyorum.

                                              Fikri Demirtaş, Selanik Atatürk Evi ziyareti sırasında.

“Bu yolculuğun en anlamlı durağı, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün dünyaya geldiği evi ziyaret etmekti.”


Rahmi Ali Kimdir?
Rahmi Ali, Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde, Gümülcine’ye bağlı Çepelli köyünden yetişmiş değerli bir öğretmen, yazar ve kültür insanıdır. 1950’li yıllarda Batı Trakyalı Türk öğrenciler için Türkiye’de açılan eğitim imkânlarından yararlanarak Malatya’daki Akçadağ İlköğretmen Okulu’na gelmiş; burada aldığı eğitimle öğretmenlik mesleğinin ruhunu derinden kavramıştır.
1961 yılında Akçadağ İlköğretmen Okulu’ndan mezun olan Rahmi Ali, yurduna döndükten sonra ömrünü eğitime, Türkçeye ve kültürel belleğin korunmasına adamıştır. Batı Trakya Türk Azınlığı içinde öğretmen kimliğiyle yalnızca ders veren bir eğitimci olmamış; aynı zamanda dili, edebiyatı, tarihi ve toplumsal hafızayı canlı tutan aydın bir şahsiyet olarak iz bırakmıştır.
Onun hayatında Akçadağ İlköğretmen Okulu’nun ayrı bir yeri vardır. Bu okul, Rahmi Ali için yalnızca bir eğitim kurumu değil; düşünmeyi, üretmeyi, okumayı, yazmayı ve insana dokunan bir öğretmen olmayı öğreten büyük bir hayat mektebidir. Bu söyleşide Rahmi Ali, Çepelli’den Akçadağ’a uzanan öğrencilik yolculuğunu, öğretmenlik idealini, edebiyatla kurduğu bağı ve Atatürk sevgisini kendi hatıraları içinden anlatmaktadır.

                                 Rahmi Ali, kitapları ve yazı dünyasıyla iç içe geçen çalışma ortamında.

Söyleşi: Rahmi Ali’nin Anlatımı.

1950’li yılların zor şartlarında, Yunanistan’ın Çepelli köyünden çıkıp Malatya Akçadağ İlköğretmen Okulu’nun parasız yatılı sınavını kazandığınızda neler hissettiniz? Sizinle beraber bu yolu yürüyen kaç arkadaşınız vardı?

Rahmi Ali:
Daha öncesinden başlayalım: Türkiye, bizim için bir merak, bir özlem, tamamen duygusal bir sevgiydi. O yıllar içinde, 1945-1950 arasında, Yunanistan bir iç savaş içindeydi. Türkiye’ye gidip gelmeler yoktu; kaçak yollarla gidenler vardı. Ama Batı Trakya Türkü kendini her zaman aynı ağacın komşu tarlada kalmış bir dalı gibi görüyordu.
Okullarımızda Yunanca dersi hariç, neredeyse bütün dersler Türkçe yapılıyordu. Şarkılar Türkçeydi. “Dağ Başını Duman Almış” şarkısını/marşını bilmeyen yoktu. Türküler, şarkılar, masallar aynıydı. Türkiye’nin sevinci bizim de sevincimizdi; acısı bizim acımızdı.
Ta Erzincan Depremi’ni anlatan destanların elden ele dolaştığı, “Dumlupınar Denizaltısı Faciası”nın anbean gözyaşları içinde izlendiği günleri hatırlıyorum. Bir ay-yıldız, Türkiye’den gelen bir film, bir İstanbul, Bursa sözü bizi tatlı tatlı heyecanlandırmaya yetiyordu. Böyle bir sevgiydi bu. Uzaktan sevme, kusursuz bir sevgi… “Kafdağı’nın ardı” gibi bir merak…
İşte bu duygular içinde, Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan bir eğitim anlaşması gereğince Batı Trakyalı Türk öğrencilere Türkiye okullarının kapıları açıldı. Türkiye’deki ortaokul, sanat okulu ve öğretmen okullarına sınavla öğrenci alınmaya başladı.
Daha ilkokul yıllarımda öğretmen olmayı kafama takmıştım. O yüzden diğer okullara başvurmadan doğrudan öğretmen okulu parasız yatılı sınavlarına katıldım. Sanıyorum katılan öğrenci sayısı 120 idi. Sadece 20 kişi Malatya Akçadağ Öğretmen Okulu’na gitmeye hak kazandık.
9 Kasım 1955 tarihinde Gümülcine’den Üsküp-Selanik üzerinden gelen bir yolcu treniyle İstanbul’a hareket ettik.


Akçadağ İlköğretmen Okulu’ndan kaç yılında mezun oldunuz? O yıllarda okulun eğitim kalitesi ve size kattığı öğretmenlik ruhu nasıldı?

Rahmi Ali:
İlkokullarda aldığımız eğitim seviyemiz yetersiz olmasına karşın, daha önce okulu terk eden bir arkadaşımız hariç, hepimiz 1961 yılında mezun olduk.
O yıllarda koşullar bizim için çok zordu. İklim, çevre, insanlar bize göre çok değişikti. O uzun yolculuklar 12-13 yaşındaki çocuklar için değildi. Ama içimizdeki okuma merakı ve o anlaşılmaz Türkiye sevgisi, o güç koşullarla başa çıkmamıza yardım etti.
İyi ki o okulda okumuşuz, dedik. Orada hayal ettiğimiz öğretmenlik sevdasıyla elimizden geldiğince derslere ayak uydurmaya çalıştık. Zorlandığımız dersler oldu. Belki o yıllar içinde bizi okutan öğretmenlerin değerini pek anlayamadık; ama daha sonraları gördük ki o öğretmenlerin çoğu bizim için birer değermiş.
Daha sonraları yeniden göz attığım ders kitapları da oldukça kaliteli, bize düşünmeyi öğreten kitaplarmış. Öğretmenlik ruhunun içimize işlediğini daha çok iki ay süren uygulama okullarında fark ettik. İlk öğrencilerimizi o okullarda sevdik. O ruhla buradaki okullarımıza döndük.

                                   Batı Trakya’dan Akçadağ’a uzanan öğretmenlik yolculuğunun ilk yıllarından bir hatıra

Eğitim hayatınızda üzerinizde en çok iz bırakan, size “iyi ki öğretmen olmuşum” dedirten hocalarınız kimlerdi?
Rahmi Ali:
Adını sanını unuttuğum, bende hiçbir iz bırakmayan öğretmenler oldu tabii; ama içlerinde hâlâ unutamadığım öğretmenler de var.
Utangaç, sessiz bir çocuktum; üstelik öksüzdüm. Bazen iyice moralim bozulurdu. Kendi kendime, “Ben burada duramam.” diyordum. Bir bayan öğretmen, içimden geçenleri okumuş gibi gelir, sırada yanıma otururdu.
“Canın sıkılınca sana izin vereyim, git istasyonda biraz bakın, eğlen. Sabırlı ol, dayan, oku. Bak, senin okumanı isteyen sevdiklerin var.” der, bana moral vermeye çalışırdı. Adı galiba Ayten Dinçöz’dü. Çocuk ruhundan anlayan ne değerli bir öğretmenmiş; kendisini hâlâ unutamıyorum.
Sonra bir Fethi Toker vardı. O nasıl değerli bir öğretmen, nasıl bir insandı! Ağzından tek kötü söz çıkmayan, başka öğretmenlerin bir ayda öğretemedikleri bir konuyu öğrencilerine iki saatte öğreten, mesleğinin erbabı bir eğitimciydi. Öğretmenlik hayatım boyunca kendisini hep örnek aldım; hem de her konuda.
Daha sonraki yıllarda profesörlüğe yükselip ÖSYM Başkanı olunca ne kadar sevinmiştim.
Bir ara edebiyat derslerimize gelen Galip Karagözoğlu da unutamadığım öğretmenlerimdendir. O nasıl değerli bir öğretmendi öyle! Kitap dostu, kitapları öğrencilerine sevdiren, öğrencilerini koruyup gözeten bir insandı. Onun da daha sonra profesör ve TÜBİTAK Başkanı olduğunu öğrenince ne kadar gururlanmış, ne kadar sevinmiştim.
Grup öğretmenimiz Zeki Tekel, tarım öğretmenimiz Mehmet Kara, okul müdürlerimiz Fehmi Hangün ve Ali İhsan Beyhan da hafızamda iz bırakan değerli eğitimciler arasındadır.


Okul yıllarınızdan bugüne kalan; millî bayramlarımıza veya öğrencilik yaşamınıza dair unutamadığınız en canlı anınız nedir?
Rahmi Ali:
O yılların Malatya’sında millî bayramlar, törenler ve 19 Mayıs şenlikleri büyük bir umuttu. Dışarıda halkı, stadyumlarda o gençliği gördükçe umutlarımız artar da artardı.
“Artık bu gençlik tutulmaz, bu ilerleme durmaz.” diye içimize sonsuz umutlar dolardı.
O ilkokul öğrencilerinin törenlerde şiir okurken heyecanlanmaları, gözyaşlarını tutamamaları; 19 Mayıslardaki kızlı erkekli gençliğin dik ve inançlı adımları, coşkusu neydi öyle!
Buraya döndükten sonra da Türkiye’deki millî bayramlarda yapılan törenleri radyodan hep dinledim. Daha sonraları televizyondan izledim; hâlâ da izliyorum.


                                  Akçadağ İlköğretmen Okulu öğrencilerinin 19 Mayıs gösterilerinden bir kare.

Henüz öğrenciyken başlayan yazı tutkunuz, daha sonra Batı Trakya’da kurduğunuz dergilere ve aldığınız ödüllere nasıl ilham oldu? Akçadağ’ın edebiyatçı kimliğinizdeki yeri nedir?

Rahmi Ali:
Her şey bir rastlantı mı diyelim? Şimdi daha iyi anlıyorum; edebiyat öğretmenlerimiz mesleklerinin erbabı insanlarmış. Demek ki onlar bize edebiyatı sevdirdiler.
İlk edebiyat öğretmenimiz Zeki Tekel’di. Sait Faik’i, Nurullah Ataç’ı dilinden düşürmezdi. Recep Yaşayacak, “Şiir bir titreşimdir.” derdi. “Aşk şiiri yazacaksanız içinde aşk sözcüğü bulunmasın; onu başka sözcüklerle dile getirin.” diye öğüt verirdi.
Elimde Çalıkuşu romanını gören M. Nadi Özbilgi ise, “Kütüphaneye git, memurdan İnce Memed adlı kitabı iste; o kitabı da oku.” diyen çok değerli bir edebiyat öğretmenimizdi.
Daha sonraki yıllarda kendisini İstanbul’da bir Fransız lisesinde okul müdürüyken ziyaret etmiştim. Sigara paketini uzattığında, “Ben sizin karşınızda nasıl sigara içebilirim?” deyince gözleri yaşarmıştı.
Bana bir ara, “Rahmi Türkkan, sen bu yazı işini sürdür, sakın bırakma.” diyen öğretmenimdi. Okulda yapılan bir kompozisyon yarışmasında ödül olarak verilen Ülkücü Öğretmen adlı kitapta onun imzası vardır.
Akçadağ İlköğretmen Okulu’nun edebiyatçı kimliğimdeki yeri nedir? sorunuza gelince; bu soruyu biraz daha genişletmek gerekir diye düşünüyorum. Evet, asıl merkez tabii ki Akçadağ’dır.
Akçadağ İlköğretmen Okulu olmasaydı ben bu uzun tren yolculuklarını yapmayacaktım. O asker sevkiyatlarını, yorgan döşekleriyle vagon koridorlarında yolculuk eden o sefil mevsimlik işçileri görmeyecektim.

                                                   
                                                 Rahmi Ali’nin Akçadağ’daki öğrencilik yıları

Tren ıssız bir köyün altından geçerken vagon pencerelerine doğru el sallayan o pejmürde kılıklı çocuklara üzülmeyecektim. İstanbul Sirkeci Garı’nda yük taşıyan hamal çocuklar içimi acıtmayacaktı. İzmir’i, İstanbul’u, Bursa’yı, Eskişehir’i tanımayacaktım. Cağaloğlu Yokuşu’na uğramasaydım onlarca kitapçı dükkânını göremeyecektim.
Daha neler…
Ama bizim asıl şansımız, o dönemde Türkiye’de edebiyatın en canlı, en verimli yıllarını yaşıyor olmasıydı. O ne hikâyecilerdi öyle: Tarık Dursun K., Zeyyat Selimoğlu, Sait Faik Abasıyanık, Oktay Akbal, Orhan Kemal, Kenan Hulusi, Kamran Şipal, Necati Cumalı ve şu anda adlarını hatırlayamadığım diğer hikâyeciler…
O ne hikâyelerdi öyle: Bir Fotoğraf Canlanıyor, Zabel Manol İçin Hikâye, Roza’nın Aşkı, Hanende Melek, Selim’i Anarım…
Sonra Varlık dergisiyle yine ilk kez Malatya’da tanışmam, dost olmam ve bu dostluğun en az kırk yıl sürmesi…
Bütün bunlar, o edebiyat denizine akan ırmaklardı.

                                                   Rahmi Ali’nin Akçadağ’daki öğrencilik yıları

Değerli Hocam, Çepelli köyünden başlayan hayat yolculuğunuzda Türkçemizi Batı Trakya’da bir bayrak gibi dalgalandırdınız. Biliyoruz ki Selanik’teki Atatürk Evi’nin asıl koruyucusu ve manevi bekçisi, oradaki Türk Azınlığı’nın sarsılmaz ruhudur. Bir öğretmen ve yazar olarak ömrünüzü adadığınız bu kültür nöbetini ve Atamızın mirasına sahip çıkmanın onurunu nasıl tarif edersiniz?
Sizin kaleminizden dökülen bu “manevi bekçilik” hikâyesi bizler için en büyük ders olacaktır.

Rahmi Ali:
Bu soruya yanıt vermek pek öyle kolay bir iş değil elbet. Hakkında yüzlerce, hatta binlerce kitap yazılmış; halkın deyimiyle “Yedi Düvel”e karşı gelmiş, içinde bulunduğu tüm savaşları kazanmış, üstüne “ölü toprağı” serpilmiş bir halkı o asırlık uykusundan uyandırmış bir deha hakkında söz söylemek kolay mı?
Bu topraklarda hasbelkader Atatürk’le ilgili bazı şiirler yazdım. Okuldan mezun olurken verilen Atatürk’ün Söylev/Nutuk kitaplarını defalarca okudum. Cumhuriyet tarihinin yanı sıra Atatürk hakkında yazılmış çok sayıda kitap okudum.
Mucizelere pek inanmam; ama onun yaptıkları gerçekten birer mucize. İnanılacak gibi değil.
Batı Trakya Türk Azınlığı yerel basını, Atatürk ilke ve inkılâplarına devamlı yer vererek halkı bilgilendirdi, aydınlattı. Harf İnkılâbı, Yunan yönetimi ve Türkiye’den gelen Cumhuriyet aleyhtarı mültecilerin tüm dayatma ve engellemelerine karşın azınlık halkı tarafından hemen benimsendi.
Bizde Atatürk sevgisi bir başkaydı. İnanılmaz bir sevgi, büyük bir güven… Türk ulusunu kurtaran efsanevi bir kahramana duyulan bağlılıktı bu.
Açıkça farkında olunmasa da işte bu moralin, azınlığı ayakta tutan en büyük etken olduğunu düşünüyorum. Atatürk yolunun karanlıktan aydınlığa, karamsarlıktan büyük bir umuda doğru gittiğine inanan bir toplumduk biz. Ve toplumu, ulusu aydınlığa götüren o devrimler…


                     

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” anlayışının, yapılan tüm devrimlerin bir önsözü niteliğinde olduğuna inanıyorum.
İşte bu inançla kendi dilimizi, kültürümüzü ve benliğimizi koruyoruz. Yunanistan içindeki diğer etnik kökenli toplumların çoktan asimile olduklarını göz önüne alırsak bu kültür potasının içinde yaşayıp kendi kimliğini korumak hiç de kolay bir iş değil.
Bunu Atatürk sevgisine, onun inkılâplarına, tarih içindeki varlığına ve o yenilmez iradesine borçluyuz.

Rahmi Ali,  Yunanistan 2026


1976 yılında mezun olduğum Akçadağ Öğretmen Okulu’nda spor, beden eğitimi ve 19 Mayıs, bizler için sadece birer ders ya da kutlama değil; disiplinin, coşkunun ve cumhuriyet değerlerinin hayat bulmuş haliydi.

Köy Enstitüleri’nin toprağa dayalı o köklü mirası, Akçadağ Öğretmen Okulu’nun koridorlarında yankılanmaya devam ediyordu. Burada spor, yalnızca kasları geliştiren bir egzersiz değil; aynı zamanda bir karakter inşası, bir yaşama biçimiydi.

Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan sabah jimnastiği, davul zurna eşliğinde oynanan halk oyunları ve tozlu sahalardaki futbol maçları, öğrencileri yalnızca birer öğretmen adayı olarak değil, aynı zamanda çelikten irade sahibi bireyler olarak yetiştiriyordu.
Akçadağ’da beden eğitimi; resim ve müzikle kol kola giden, eğitimin tam merkezinde duran bir mihver dersti. Öğretmenliğin yalnızca sınıfta değil; sahada, üretimde ve hayatın içinde kazanılacağı bilinirdi. Bu bilinçle spor dalları birer oyun olmaktan çıkar; güreşten atletizme kadar her dalda başarıya uzanan ahlaki bir yolculuğa dönüşürdü.

                                    Akçadağ İlköğretmen Okulu öğrencilerinin 19 Mayıs gösterilerinden bir kare.

Malatya Şehir Stadyumu’nda Bir Final Görkemi

Malatya halkı için 19 Mayıs demek, Akçadağ İlköğretmen Okulu’nun o meşhur gösterisini izlemek demekti. Bayram kutlamalarında en zor, en disiplin gerektiren ve seyir zevki en yüksek program her zaman Akçadağ’a ayrılırdı.
Akçadağ sahneye en son çıkardı. Çünkü organizasyonu düzenleyenler bilirdi ki Akçadağ gösterisini bitirip sahadan çekildiğinde, stadyumda izleyici kalmazdı. Akçadağ, bayramın görkemli finaliydi.
Haftalarca kızgın güneşin altında, tenleri bakır rengine dönene dek çalışan o gençlerin emeği, stadyumun toprak sahasına disiplin, uyum ve gurur olarak yansırdı.



Müzik öğretmeninin yönettiği koronun ritmiyle beden eğitimi öğretmeninin keskin tek düdük komutu birleşirdi. Altı yüz öğrenci, sanki tek bir bedenmiş gibi hareket ederdi. Havada süzülen planörler, seri biçimde atılan perendeler, kipeler ve armut hareketleriyle birleşen estetik uyum, izleyenlerin nefesini keserdi.
Gösterinin doruk noktası olan devasa insan kuleleri kurulduğunda, orada yalnızca fiziksel bir güç değil; güvenin, disiplinin ve dayanışmanın mimarisi sergilenirdi.
Öğrenciler için bu yorucu hazırlık süreci hiçbir zaman bir not kaygısı taşımıyordu. Altı yüz gencin en büyük motivasyonu, o stadyumun ortasında Akçadağlı olmanın gururunu taşımak ve Malatya halkının hayranlık dolu bakışları altında o onur payesini boyunlarına takmaktı.
Beden eğitimi dersleri yalnızca bir müfredat gerekliliği değildi; bir okulun kimliğini, disiplinini ve Cumhuriyet idealini sahneye koyma sanatıydı.



Malatya Şehir Stadyumu’nda Akçadağ öğrencilerinin disiplin, uyum ve Cumhuriyet coşkusunu yansıtan gösterisi.

Akçadağ Ruhuyla Bir Selam



Rahmi Ali Hocam,
Siz zarif anlatımınızla bizi 1955 yılının heyecanına, Gümülcine’den Akçadağ’a uzanan o umut dolu tren yolculuğuna çıkardınız. Sizin hatıralarınızı okurken gözlerimin önünde, mezuniyetinizden on beş yıl sonra, 1976 yılında benim de diplomasını gururla aldığım o kıymetli eğitim yuvası canlandı.
Akçadağ İlköğretmen Okulu, yalnızca bir okul değildi. Orada okuyan her öğrencinin gönlünde iz bırakan, öğretmenlik idealini insanın ruhuna işleyen, Cumhuriyet’in aydınlanma düşüncesini bozkırın ortasında yaşatan büyük bir eğitim ocağıydı.

Sizin anlattığınız Akçadağ ile benim hatıralarımda yaşayan Akçadağ aynı kökten besleniyor. Aynı disiplin, aynı emek, aynı öğretmenlik sevgisi ve aynı Cumhuriyet bilinci bu okulun duvarlarında, yollarında, sınıflarında ve öğrencilerinin belleğinde yaşamaya devam ediyor.
Ancak müsaadenizle, bu söyleşinin sonuna bugün kendi gözlerimle gördüğüm Akçadağ Köy Enstitüsü’nün kederli tablosunu da eklemek isterim. Çünkü bir zamanlar binlerce öğrencinin umutla yürüdüğü bu eğitim yuvasının geçmişini anlatmak kadar, bugünkü hâline tanıklık etmek de bir vefa borcudur.

Bu nedenle önce Akçadağ Köy Enstitüsü’nün kısa tarihçesini hatırlatmak, ardından da bu büyük eğitim mirasının bugün geldiği durumu paylaşmak istiyorum.

Akçadağ Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulu’ndan yolu geçenler: Garip Tuncer, Ali Doğan, Hasan Gül, Şahin Doğan ve Fikri Demirtaş.


Akçadağ Köy Enstitüsü’nün Kısa Tarihçesi

Akçadağ Köy Enstitüsü’nün temelleri, Nisan 1938’de Akçadağ ilçesinde açılan Eğitmen Kursu ile atıldı. Bu kurs, Hamidiye Kışlası olarak bilinen yerde ve Sultansuyu Harası içindeki Aziziye Kışlası binalarında eğitim vermeye başladı.


                                                           Akçadağ Hamidiye Kışlası

17 Nisan 1940 tarihinde çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası ile öğretmen yetiştiren okullar ve eğitmen kursları “Köy Enstitüsü” adını aldı. Böylece Akçadağ’daki Eğitmen Kursu da Akçadağ Köy Enstitüsü olarak eğitim öğretim faaliyetlerini sürdürdü.

Ancak Hamidiye Kışlası’nın eğitim için yeterli ve uygun olmaması nedeniyle enstitü için yeni bir yer arayışına gidildi. Malatya-Adana Demiryolu’nun 30. kilometresinde, Akçadağ ilçesine bağlı Karapınar Köyü sınırları içinde yeni bir yerleşim alanı belirlendi. Bu alan; Karapınar, Onatlı ve Kırlangıç köylerinin arazilerinden oluşuyordu.

Enstitünün kurulacağı bu geniş arazi için 3160 dönüm yer istimlak edildi ve bedelleri o dönemin koşullarına göre ödendi. Böylece Akçadağ Köy Enstitüsü, yeni yerleşkesinde yeniden kurularak Cumhuriyet’in öğretmen yetiştirme idealinin önemli merkezlerinden biri hâline geldi.
Kurucu müdür Şinasi Tamer’in attığı ilk adımlar, ikinci müdür Şerif Tekben’in çalışkanlığı ve eğitim anlayışıyla kısa sürede güçlü bir kurumsal kimliğe dönüştü. Akçadağ Köy Enstitüsü; yalnızca dersliklerden ibaret bir okul değil, üretimi, emeği, sanatı, tarımı, sporu, kültürü ve öğretmenlik idealini bir araya getiren büyük bir eğitim yuvasıydı.


                                                    Akçadağ Köy Enstitüsü Yerleşkesi


Sultansuyu’nda öğrencilerin imece usulüyle yükselttiği yapılar, okul binaları için yerinde dökülen tuğlalar, kurulan matbaa, üretim alanları, atölyeler ve eğitim çalışmaları; bu okulun Cumhuriyet’in köyden başlayan aydınlanma hamlesindeki yerini açıkça gösteriyordu.
Akçadağ Köy Enstitüsü, zaman içinde öğretmen okulu kimliğiyle de binlerce öğrencinin hayatına dokundu. Buradan yetişen öğretmenler, yalnızca meslek sahibi olmadılar; gittikleri her yerde okuma sevgisini, üretme bilincini, Cumhuriyet değerlerini ve topluma hizmet sorumluluğunu taşıdılar.
Bu yönüyle Akçadağ Köy Enstitüsü ve devamındaki öğretmen okulu, Malatya’nın ve Türkiye’nin eğitim tarihinde unutulmaması gereken büyük bir mirastır.


                                                            Şerif Tekben arşivi
                                               Akçadağ Köy Enstitüsü’nün eğitim tarihinden arşivlik bir kare.


Bugünkü Durum ve Vefa Çağrısı

Ne yazık ki Akçadağ Köy Enstitüsü’nün ve Öğretmen Okulu’nun bugünkü , geçmişte taşıdığı büyük anlamla derin bir tezat oluşturuyor. Bir zamanlar binlerce öğrencinin umutla yürüdüğü yollar, üretimin, emeğin, bilimin ve öğretmenlik idealinin hayat bulduğu alanlar bugün sessizliğe terk edilmiş durumda.

6 Şubat 2023 depremi gelmeden çok önce, bu tarihî eğitim yuvası zaten kaderine bırakılmıştı. Deprem, bu mirasın yalnızca görünen yaralarını artırdı; asıl yıkım ise yıllara yayılan ilgisizlik, bakımsızlık ve unutulmuşlukla yaşandı.
  Okulun Çeşmesi Kız Öğrenciler. Yıl 1944

Bir zamanlar kitap kokusuyla dolu olan kütüphane, dönemin imkânları içinde büyük emeklerle kurulan matbaa, öğrencilerin elleriyle yükselttiği yapılar ve Cumhuriyet’in eğitim hafızasını taşıyan tarihî binalar bugün eski canlılığından uzak, hüzünlü bir manzaraya dönüşmüş durumda.
Öğrencilerin anılarında özel bir yeri olan Sevgi Yolu da bu kayıptan nasibini aldı. Bir zamanlar genç öğretmen adaylarının hayaller kurarak yürüdüğü o yolun taşları bile sökülüp götürüldü. Okulun başından geçen yangınlar, bakımsızlık ve susuzluk, yerleşkenin doğal dokusunu da ağır biçimde etkiledi. Bir dönem gölgesiyle, yeşiliyle, emeğiyle yaşayan ağaçlar bugün kurumuş dallarıyla bu sessizliğin tanığı gibi duruyor.

                                         Akçadağ Köy Enstitüsü / Öğretmen Okulunun Shipsiz Mezarlığı

Akçadağ yerleşkesinde bugün insanı en çok sarsan yerlerden biri de mezarlıktır. Bir dönemin öğretmenlerini, öğrencilerini ve eğitim emekçilerini hatırlatan bu alan, uzun süre sahipsiz kalmış; ancak duyarlı insanların çabalarıyla çevrilerek korunmaya çalışılmıştır. Bugün orada yer alan “Akçadağ Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulu Mezarlığı” levhası, yalnızca bir mezarlığı değil, unutulmaması gereken büyük bir eğitim hafızasını da işaret etmektedir.


Mimar Ahsen Yapaner’in modern bir köy-kent anlayışıyla tasarladığı bu yerleşke; lojmanları, sineması, yüzme havuzu, ahırları, atölyeleri, üretim alanları ve tarımsal çalışmalarıyla bir zamanlar kendi içinde yaşayan örnek bir eğitim ve üretim merkeziydi. Toprağın sesiyle insan emeğinin birleştiği bu alan, yalnızca bir okul değil; Cumhuriyet’in kırsal kalkınma idealinin somut bir yansımasıydı.
Bugün ise o canlı yerleşkede derin bir sessizlik hüküm sürüyor. Tarım makinelerinin sesi kesilmiş, kümesler boşalmış, meyve bahçeleri eski bereketinden uzaklaşmış durumda. Bir zamanlar öğrencilerin, üretimin ve umudun hayat verdiği bu geniş alan, geçmişin hatıralarıyla ayakta durmaya çalışan hüzünlü bir eğitim mirası gibi görünüyor.

Geçmiş yıllarda bu alanın yeniden canlandırılması için önemli fikirler de ortaya konmuştu. 2012 yılında İnönü Üniversitesi Rektörü Cemil Çelik tarafından, Akçadağ Köy Enstitüsü yerleşkesinde tematik bir “Malatya Tarım ve Teknolojileri Üniversitesi” kurulması amacıyla girişimlerde bulunuldu. Ziraat, su ürünleri, veterinerlik, biyoteknoloji, doğa bilimleri ve çevre bilimleri gibi alanları kapsayacak bu projenin, Akçadağ’ın tarihî eğitim ve üretim ruhunu yeniden yaşatması hedefleniyordu.

Ancak bu önemli girişim hayata geçirilemedi. Daha sonra Malatya’nın ikinci devlet üniversitesi olarak Malatya Turgut Özal Üniversitesi kuruldu; fakat Akçadağ’daki tarihî eğitim yerleşkesinin yeniden canlandırılması yönündeki umutlar büyük ölçüde sessizliğe gömüldü.

Bugün Köy Enstitüsü yerleşkesi, Malatya Kayısı Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü’ne tahsis edilmiş durumdadır. Buna rağmen o taş binaların, boş kalan yolların ve küskün 
 arasında hâlâ aynı soru yankılanıyor:
Cumhuriyet’in üretimle, emekle ve eğitimle yoğrulmuş bu büyük mirası yeniden hayat bulamaz mıydı?
İçimi en çok yakan hatıralardan biri de o eski çeşmedir. Bir zamanlar öğrencilerin ve fidanların susuzluğunu gideren o pınar, bugün tozun toprağın içinde, yüzükoyun yere kapanmış hâlde duruyor. O çeşme bile tek başına bir müze değeri taşırken, bu mirasın sahipsiz bırakılması insanın içini acıtıyor.

                                              Mimar Ahsen Yapaner'in Okulun Simgesi Çeşme

Oysa Akçadağ Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulu, yalnızca geçmişte kalmış bir eğitim kurumu değildir. O binaların harcında Anadolu’nun yoksul çocuklarının emeği, öğretmenlerin alın teri, Cumhuriyet’in aydınlanma ülküsü ve bir milletin eğitimle ayağa kalkma iradesi vardır.
Bu nedenle Akçadağ’ın mirasına sahip çıkmak, yalnızca eski bir okulu korumak anlamına gelmez. Bu mirasa sahip çıkmak; öğretmen emeğine, köy çocuklarının okuma sevdasına, Cumhuriyet’in eğitim idealine ve Türkiye’nin ortak hafızasına sahip çıkmaktır.
Şerif Tekben, Öğrencilerle 

Rahmi Ali Öğretmenim,
Binaları yıksalar da o bozkırın ruhuna kazınmış Şerif Tekbenlerin, Reyzi Pamirlerin, sizlerin ve nice aydınlık yüzlü öğretmenin hatırasını yok edemeyecekler. Bizler, o sönmeyen meşalenin son bekçileri olarak Akçadağ’ı rüyalarımızda, fotoğraflarımızda, yazılarımızda ve kalemimizde yaşatmaya devam edeceğiz.

Saygılarımla...
Fikri DEMİRTAŞ
Akçadağ Öğretmen Lisesi 1976 Mezunu


Fotoğraf Albümü / Arşivden Kareler




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Arguvan'da Lezzetin ve Geleneğin Buluştuğu Gün: Yöresel Yemek Yarışması Coşkusu

Malatya’nın Son Kalesi: Türkşeker Malatya Şeker Fabrikası Sıradaki Kurban mı? Şeker Camii Yerinde Şeker Camii Kalmalı

Malatyalı Ermenilerin Kadim Sofrası: Narlıkapı’da Miçink Buluşması