Sınırları Aşan Bir Vefa Hikâyesi: Rahmi Ali ile Yunanistan'dan Akçadağ İlköğretmen Okulu'na

Sınırları Aşan Bir Vefa Hikâyesi:  Rahmi Ali ile Yunanistan'dan Akçadağ İlköğretmen  Okulu'na 

​Bazı yolculuklar sadece kilometrelerle ölçülmez; onlar bir idealin, bir dilin ve bir sevdanın sınırları aşan hikâyesidir. 1954  yılında Yunanistan'ın Batı Trakya’nın Çepelli köyünden yola çıkıp kalbindeki Türkiye hasretiyle Malatya’nın tozlu yollarına, Akçadağ İlköğretmen Okulu’nun kucağına sığınan genç bir ruhun hikâyesi bu.
​Rahmi Ali, sadece bir öğretmen değil; Türkçemizi Balkanlar’da bir bayrak gibi dalgalandıran, ömrünü kaleme ve eğitime adamış bir kültür abidesidir. Akçadağ’ın o efsanevi eğitim ocağında aldığı "öğretmenlik ruhunu" heybesine koyup yurduna dönen ve kırk yılı aşkın süre boyunca o ruhu Batı Trakya Türk Azınlığı’nın sinesine nakşeden bir bilge…

2026 yılının Nisan ayı, baharın taze nefesiyle son haftasına evrilirken; evlatlarımın refakatinde İstanbul’dan yola çıkıp, ruhumuzu tarihin derinliklerine taşıyan bir menzile, Selanik’e ulaştık. İki oğlum, bir kızım ve torunum Öykü ile el ele, Cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk’ün gözlerini dünyaya açtığı o mukaddes evin eşiğine vardık. Bu ziyaret, yalnızca bir şehir gezisi değil; köklerimize ve hatıralarımıza yapılan bir gönül yolculuğuydu.
​Bu kutlu seyahati taçlandıracak asıl niyetim ise, zamana direnen muazzam bir çınarla, 85 yaşındaki Rahmi Ali Öğretmenimizle buluşmaktı.
​Bir Ömür, Bir Köprü: Rahmi Ali
​Rahmi Öğretmen, sadece bir eğitimci değil; 1954 yılında Gümülcine’nin bereketli topraklarından kopup, ilim tahsil etmek uğruna Anadolu’ya, Akçadağ İlköğretmen Okulu’na uzanan o meşakkatli yolun yaşayan şahididir. 1961 yılında o okuldan mezun olma şerefine nail olan yirmi azimli gençten biri olarak, ömrünü eğitime vakfetmiştir.
​Niyetim; bu ulu çınarımızla diz dize verip, Akçadağ’ın bozkırından Gümülcine’nin rüzgârına uzanan o derin söyleşiye dalmak, geçmişin sesini bugünün sükûnetiyle harmanlamaktı.

 Ancak Rahmi Ali öğretmenin sağlığının elvermemesi üzerine, gönül bağımızı teknolojiyle birleştirip sorularımı kendisine messengerden ulaştırdım. 
Rahmi Öğretmen, nezaketini ve derin hafızasını bir kez daha konuşturarak; parasız yatılı sınavlarından 19 Mayıs coşkularına, Sait Faiklerden Atatürk’ün manevi bekçiliğine kadar uzanan muazzam bir ufuk turu sundu bize.
​Elinizdeki bu söyleşi; bir öğretmenin "iyi ki"lerine, bir yazarın edebiyat sancılarına ve bir Türk evladının Atasına olan sarsılmaz sadakatine dair tarihi bir vesikadır.
​Şimdi sizleri, Gümülcine’den Akçadağ’a uzanan o uzun tren yolculuğunun ray sesleri eşliğinde, Rahmi Ali Hocamızın kelimelerden inşa ettiği o eşsiz dünyayla baş başa bırakıyorum.
​Söyleşi Soruları ve Yanıtlar

Soru 1- 1950’lı yılların zor şartlarında Çepelli köyünden çıkıp Malatya-Akçadağ İlköğretmen  Okulunun parasız yatılı sınavını kazandığınızda neler hissettiniz? Sizinle beraber bu yolu yürüyen kaç arkadaşınız vardı?

Yanıt: Daha önceden başlayalım: Türkiye, bizim için bir merak, bir özlem, tamamen duygusal bir sevgiydi. O yıllar içinde (1945-1950) Yunanistan bir iç savaş içindeydi. Türkiye’ye gidip gelmeler yoktu, kaçak yollarla gidenler vardı, Ama Batı Trakya Türkü kendini her zaman aynı ağacın komşu tarlada kalmış bir dalı gibi görüyordu. Okullarımızda Yunanca dersi hariç, nerdeyse bütün dersler Türkçe yapılıyordu. Şarkılar Türkçeydi, “Dağ Başını Duman Almış” şarkısını/marşını bilmeyen yoktu, Türküler, şarkılar, masallar aynıydı. Türkiye’nin sevinci bizim de sevincimizdi. Acısı bizim acımız… Ta o Erzincan Depremini anlatan destanların elden ele dolaştığı, “Dumlupınar Denizaltısı Faciasının” an be an gözyaşları içinde izlendiği günleri hatırlıyorum. Bir ay-yıldız, Türkiye’den gelen bir film, bir İstanbul, Bursa sözü bizi tatlı tatlı heyecanlandırmaya yetiyordu. Böyle bir sevgiydi bu. Uzaktan sevme kusursuz bir sevgi. Kafdağı’nın Ardı” gibi bir merak…
İşte bu duygular içinde, Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan bir eğitim anlaşması mucibince Batı Trakyalı Türk öğrencilere Türkiye okullarının kapıları açıldı. Türkiye’deki ortaokul, sanat ve Öğretmen Okullarına sınavla öğrenci alınmaya başladı. Daha ilkokul yıllarımda öğretmen olmayı kafama takmıştım. O yüzden diğer okullara başvurmadan doğrudan Öğretmen Okulu parasız yatılı sınavlarına katıldım. Sanıyorum katılan öğrenci sayısı 120 idi. Sadece 20 kişi Malatya Akçadağ Öğretmen Okuluna gitmeye hak kazandık. 9 Kasım 1955 tarihinde Gümülcine’den Üsküp-Selanik üzerinden gelen bir yolcu treniyle İstanbul’a hareket ettik.
Soru 2- Akçadağ İlköğretmen okulundan kaç yılında mezun oldunuz? O yıllarda okulun eğitim kalitesi ve size kattığı öğretmenlik ruhu nasıldı?

Yanıt: İlkokullarda aldığımız eğitim seviyemiz yetersiz olmasına karşın –daha önce okulu terk eden bir arkadaşımız hariç- hepimiz 1961 yılında mezun olduk. O yıllarda koşullar çok zordu bizim için, iklim, çevre, insanlar bize göre çok değişikti. O uzun yolculuklar 12-13 yaşındaki çocuklar için değildi. Ama içimizdeki o okuma merakı ve o anlaşılmaz Türkiye sevgisi o güç koşullarla başa çıkmamıza yardım etti. İyi ki o okulda okumuşuz, dedik. Orada hayal ettiğimiz öğretmenlik sevdası ile elimizden geldiğince derslere ayak uydurmaya çalıştık. Zorlandığımız dersler oldu. Belki o yıllar içinde bizleri okutan öğretmenlerin değerlerini pek anlayamadık, ama daha sonraları gördük ki o öğretmenlerin çoğu birer değermiş bizler için. Daha sonraları yeniden göz attığım ders kitapları da oldukça kaliteli, bizlere düşünmeyi öğreten kitaplarmış. Öğretmenlik ruhunun içimize işlediğini daha çok iki ay süren uygulama okullarında fark ettik. İlk öğrencilerimizi o okullarda sevdik. O ruhla buradaki okullarımıza döndük.
Soru 3- Eğitim hayatınızda üzerinizde en çok iz bırakan, size “iyi ki öğretmen olmuşum” dedirten hocalarınız kimlerdi?

Yanıt: Adını sanını unuttuğum, bende hiçbir iz bırakmayan öğretmenler oldu tabii; ama içlerinde hala unutamadığım öğretmenler de var. Utansak, sessiz bir çocuktum; üstelik öksüz. Bazen iyice moralim bozulurdu; ben burada duramam, diyordum kendi kendime. Bir bayan öğretmen içimden geçenleri okumuş gibi gelir sırada yanıma oturur, canın sıkılınca sana izin vereyim, git İstasyonda biraz bakın, eğlen, sabırlı ol, dayan, oku, bak senin okumanı isteyen sevdiklerin var, der bana moral vermeye çalışırdı. Adı galiba Ayten Dinçöz’dü. Çocuk ruhundan anlayan ne değerli bir öğretmenmiş, kendisini hala unutamıyorum. Sonra bir Fethi Toker; o nasıl değerli bir öğretmen, nasıl bir insan; ağzından tek kötü söz çıkmayan, başka öğretmenlerin bir ayda öğretemedikleri bir konuyu öğrencilerine iki saatte öğreten mesleğinin erbabı bir eğitimci… Öğretmenlik hayatım boyunca kendisini örnek aldım hep, hem de her konuda. Daha sonraki yıllarda Profesörlüğü yükselip ÖSYM Başkanı olunca ne kadar sevinmiştim. Bir ara Edebiyat derslerimize gelen Galip Karagözoğlu; o nasıl değerli bir öğretmendi öyle; kitap dostu, kitapları öğrencilerine sevdiren, öğrencilerini koruyup gözeten… Onun da daha sonra Profesör ve TÜBİTAK Başkanı olduğunu öğrenince ne kadar gururlanmış, sevinmiştim. Grup öğretmenimiz Zeki Tekel, Tarım öğretmeni Mehmet Kara, Okul Müdürlerimiz Fehmi Hangün ve Ali İhsan Beyhan…
Soru 4- Okul yıllarınızdan bugüne kalan, Milli Bayramlarımıza veya öğrencilik yaşamınıza dair unutamadığınız en canlı anınız nedir?

Yanıt: O yılların Malatya’sında Milli Bayramlar, törenler, 19 Mayıs Şenlikleri büyük bir umuttu; dışarıda halkı, stadyumlarda o gençliği gördükçe umutlarımız artar da artardı. Artık bu gençlik tutulmaz, bu ilerleme durmaz, diye içimize sonsuz umutlar dolardı. O ilkokul öğrencilerinin törenlerde şiir okurken heyecanlanmaları, gözyaşlarını tutamamaları, 19 Mayıslardaki kızlı erkekli o gençliğin dik ve inançlı adımları, coşkusu neydi öyle. Buraya döndükten sonra da Türkiye’deki Milli Bayramlarda yapılan törenleri radyodan hep dinledim daha sonraları da televizyonlardan izledim, hala da izliyorum.
Soru 5- Henüz öğrenciyken başlayan yazı tutkunuz, daha sonra Batı Trakya’da kurduğunuz dergilere ve aldığınız ödüllere nasıl ilham oldu? Akçadağ’ın edebiyatçı kimliğinizdeki yeri nedir?

Yanıt: Her şey bir rastlantı mı, diyelim; şimdi daha iyi anlıyorum; Edebiyat Öğretmenlerimiz mesleklerinin erbabı öğretmenlermiş, demek; onlar bize Edebiyatı sevdirdiler. İlk Edebiyat Öğretmenimiz Zeki Tekel’di. Sait Faik’i, Nurullah Ataç’ı dilinden düşürmezdi. Recep Yaşayacak, “şiir bir titreşimdir” derdi. Aşk şiiri yazacaksanız içinde aşk sözcüğü bulunmasın, onu başka sözcüklerle dile getirin. Elimde Çalıkuşu” romanını gören M. Nadi Özbilgi kütüphaneye git, memurdan İnce Memed adlı kitabı iste; o kitabı da nasıl nasıl oku, diyen çok değerli bir edebiyat öğretmenimizdi. Daha sonraki yıllarda kendisini İstanbul’da bir Fransız Lisesinde okul müdürüyken ziyaret etmiş, sigara paketini uzattığında, “Ben sizin karşınızda nasıl sigara içebilirim” deyince gözleri yaşarmıştı. Bana bir ara: Rahmi Türkkan, sen bu yazı işini sürdür, sakın bırakma, diyen öğretmenimdi. Okulda yapılan bir kompozisyon yarışmasında ödül olarak verilen “Ülkücü Öğretmen” adlı kitapta onun imzası vardır.
Akçadağ İlköğretmen Okulu'nun edebiyatçı kimliğinizdeki yeri nedir? sorunuza gelince; bu soruyu biraz daha genişletmek gerekir, diye düşünüyorum. Evet, asıl merkez, tabii ki Akçadağ. Akçadağ İlköğretmen  Okulu olmasaydı ben bu uzun tren yolculuklarını yapmayacaktım. O asker sevkiyatlarını, yorgan-döşekleriyle o sefil mevsimlik işçileri vagon koridorlarında görmeyecektim. Tren ıssız bir köyün altından geçerken vagon pencerelerine doğru el sallayan o pejmürde kılıklı çocuklara üzülmeyecektim. İstanbul-Sirkeci Garında yük taşıyan hamal çocuklar içimi acıtmayacaktı. İzmir’i, İstanbul’u Bursa’yı Eskişehir’i tanımayacaktım. Cağaloğlu Yokuşuna uğramasaydım onlarca kitapçı dükkânını göremeyecektim. Daha neler… Ama bizim asıl şansımız o dönemde Türkiye’de edebiyatın en canlı en verimli yıllarını yaşamasıydı. O ne hikâyecilerdi öyle: Tarık Dursun K., Zeyyat Selimoğlu, Sait Faik Abasıyanık, Oktay Akbal, Orhan Kemal, Kenan Hulusi, Kamran Şipal, Zeyyat Selimoğlu, Necati Cumalı ve şu anda adlarını hatırlayamadığım diğer hikayeciler.. O ne hikâyelerdi öyle: Bir Fotoğraf Canlanıyor, Zabel Manol İçin Hikaye, Roza’nın Aşkı, Hanende Melek, Selim’i Anarım… Sonra, Varlık dergisiyle yine ilk kez Malatya’da tanışmam, dost olmam, bu dostluğun en az kırk yıl sürmesi… Bütün bunlar o edebiyat denizine akan ırmaklar…
Soru 6- Değerli Hocam, Çepelli köyünden başlayan hayat yolculuğunuzda, Türkçemizi Batı Trakya’da bir bayrak gibi dalgalandırdınız. Biliyoruz ki Selanik’teki Atatürk Evi’nin asıl koruyucusu ve manevi bekçisi, oradaki Türk Azınlığın sarsılmaz ruhudur. Bir öğretmen ve yazar olarak ömrünüzü adadığınız bu kültür nöbetini ve Atamızın mirasına sahip çıkmanın onurunu nasıl tarif edersiniz?
Sizin kaleminizden dökülen bu “manevi bekçilik” hikâyesi bizler için en büyük ders olacaktır.

Yanıt: Bu soruya yanıt vermek pek öyle kolay bir iş değil elbet. Hakkında yüzlerce hatta binlerce kitap yazılmış, halkın deyimiyle “Yedi Düvele” karşı gelmiş, içinde bulunduğu tüm savaşları kazanmış, üstüne “ölü toprağı” serpilmiş bir halkı o “asırlık uykusundan” uyandırmış bir deha hakkında söz söylemek kolay mı? Bu topraklarda hasbelkader Atatürk’le ilgili bazı şiirler yazdım; okuldan mezun olurken verilen Atatürk’ün “Söylev/Nutuk” kitaplarını defalarca okudum, Cumhuriyet Tarihinin yanı sıra Atatürk hakkında yazılmış çok sayıda kitap okudum. Mucizelere pek inanmam, ama Onun yaptıkları gerçekten birer mucize, inanılacak şeyler değil.
Batı Trakya Türk Azınlığı yerel basını Atatürk İlke ve İnkılâplarına devamlı yer vererek halkı bilgilendirdi, aydınlattı. Harf İnkılâbı Yunan yönetimi ve Türkiye’den gelen Cumhuriyet aleyhtarı mültecilerin tüm dayatma ve engellemelerine karşın azınlık halkı tarafından hemen benimsendi.
Bizde Atatürk sevgisi bir başkaydı, inanılmaz bir sevgi, bir güven, Türk Ulusunu kurtaran efsanevi bir kahraman. Açıkça farkında olunmasa da işte bu moral azınlığı ayakta tutan en büyük etkendir, diye düşünüyorum. Atatürk yolunun karanlıktan aydınlığa, karamsarlıktan büyük bir umuda doğru gittiğine inanan bir toplum. Ve toplumu, ulusu aydınlığa götüren o devrimler… “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” anlayışının yapılan tüm devrimlerin bir “önsözü” niteliğinde olduğuna inanıyorum. İşte bu inançla kendi dilimizi, kültürümüzü ve benliğimizi koruyoruz. Yunanistan içindeki diğer etnik kökenli toplumların çoktan asimile olduklarını göz önüne alırsak bu “kültür potasının” içinde yaşayıp kendi kimliğini korumak hiç de kolay bir iş değil. Bunu, Atatürk sevgisine, onun inkılâplarına, tarih içindeki varlığına, o yenilmez iradesine borçluyuz.
Rahmi Ali (Çepelli, Mayıs 2026)

Akçadağ Ruhuyla Bir Selam

​Rahmi Ali Hocam; siz o zarif anlatımınızla bizi 1955’in heyecanına, Gümülcine’den Akçadağ’a uzanan o umut dolu tren yolculuğuna çıkardınız. Siz anlatırken benim gözlerimin önünde, sizin mezuniyetinizden 15 yıl sonra, 1976 yılında benim de diplomasını gururla aldığım o kutsal yuva canlandı. Ancak müsaadenizle, bu söyleşinin sonuna bugünkü Akçadağ Köy Enstitüsü'nün benim gözlerimle gördüğüm o kederli tablosunu önce okulun kısa tarihçesini yazarak eklemek isterim.

Akçadağ Köy Enstitüsü Tarihçesi
Akçadağ Eğitmen Kursu Nisan 1938'de, Akçadağ İlçesinde Hamidiye Kışlası denilen yer ile Aziziye Kışlası adı verilen Sultansuyu Harası içerisinde (bu gün yıkık bir şekilde duran binalarda) eğitime başlamıştır. 17 Nisan 1940 tarihinde çıkarılan 3803 Sayılı Köy Enstitüleri Yasası ile öğretmen yetiştiren okullar ve eğitmen kursları köy enstitüleri adını almıştır. Böylece Akçadağ'daki Eğitmenler Kursu Akçadağ İlçesi Hamidiye Kışlasında, Akçadağ Köy Enstitüsü adını alarak eğitim ve öğretime devam etmiştir. Ancak Hamidiye Kışlası eğitime uygun olmadığı için, Malatya-Adana Demiryolunun 30.km.sinde bulunan ve Akçadağ ilçesine bağlı Karapınar Köyü'nün sınırları içinde yer belirlenmiştir. Enstitünün yerleşim yeri olarak belirlenen arazi, Karapınar, Onatlı ve Kırlangıç köylerinin arazisidir. 

 Böylece 3160 dönüm arazi istimlak edilmiş o zaman ki değerden bedelleri ödenmiştir , hiç kimse tarafından arazi bağışı yapılmamış ve Akçadağ Köy Enstitüsü burada yeniden kurulmuştur.

​Kurucu Müdürümüz Şinasi Tamer’in attığı o ilk tohum, ikinci müdürümüz Şerif Tekben’in efsanevi çalışkanlığıyla bir dünya markasına dönüştü. Şerif Tekben’in o meşhur "Canlandırılacak Köy Yolunda" kitabındaki günlüklerini okurken, insanın burnuna hâlâ o zamanın kerpiç, tuğla ter ve umut kokusu gelir. Sultansuyu’nda öğrencilerin imece usulü, elleriyle yükselttiği o elektrik santrali; okulun binaları için bizzat yerinde dökülen tuğlalar, kurulan o aydınlık matbaa... Eğitim Başı Reyzi Pamir’in, her bir idarecinin, usta öğreticinin, o çalışkan kız ve erkek öğrencilerin nasırlı ellerinde yükselen koca bir miras, bugün sahipsizliğin enkazı altında can çekişiyor.

6 Şubat 2023 depremi gelmeden çok önce, bu okul kaderine terk edilmişti zaten. Deprem yıkamadı ama ilgisizlik ve vefasızlık o köklü hafızayı maalesef yok etti.
​On binlerce kitabın kokusunu taşıyan kütüphanemiz, o zamanın teknolojisiyle ışıldayan matbaamız ve tarihi binalarımız bugün talan edilmiş vaziyette. Hani o üzerinde adımlarken memleket hayalleri kurduğumuz Sevgi Yolu vardı ya... O yolun Arnavut taşlarını bile söküp götürdüler. Okulun başından iki büyük yangın geçti; bakımsızlıktan ve susuzluktan o güzelim ağaçlar, yeşil dallarıyla ayakta can çekişerek, adeta kahrından kurudu. Bayrağımız artık o göklerde dalgalanmıyor, Cumhuriyetin eğitim meşalesi susturuldu.
​Bir binanın olsun "Eğitim Müzesi" yapılması için verdiğim onca mücadele, sosyal medyadaki haykırışlarım ne yazık ki karşılık bulmadı. Kurumlar sustu, hafıza silindi. Şimdi koca yerleşkenin ıssızlığında sadece sahipsiz bir mezarlık bekliyor. Onu da kadim dostum, kültür insanı Pütürgeli Nurettin Aydın’ın çabasıyla, etrafını çevirerek koruma altına alabildik. O ıssız mezarlığın başında şimdi tek bir levha var: "Akçadağ Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulu Mezarlığı."
Mimar Ahsen Yapaner’in modern bir “köy-kent” düşüyle tasarladığı o büyük yerleşke; lojmanları, sineması, yüzme havuzu, ahırları, atölyeleri ve üretim alanlarıyla bir zamanlar kendi içinde yaşayan örnek bir eğitim ve üretim merkeziydi. Toprağın sesiyle insan emeğinin birleştiği bu alan, yalnızca bir okul değil; aynı zamanda Cumhuriyet’in kırsal kalkınma idealinin somut bir yansımasıydı.
Bugün ise o canlı yerleşkede derin bir sessizlik hüküm sürüyor. Tarım makinelerinin uğultusu kesilmiş, kümesler boşalmış, meyve bahçeleri eski bereketini yitirmiş durumda. Bir zamanlar öğrencilerin, üretimin ve umudun hayat verdiği bu geniş alan, adeta geçmişin hatıralarıyla ayakta duran bir hayalet şehri andırıyor.
Üstelik insanı en çok düşündüren nokta da şu: Bu kıymetli yerleşke için geçmişte yeniden büyük bir vizyon ortaya konmuştu. Yerel basına da yansıyan haberlere göre, 2012 yılında İnönü Üniversitesi Rektörü Cemil Çelik tarafından ikinci Üniversite için Akçadağ Köy Enstitüsü Yerleşkesinde tematik bir “Malatya Tarım ve Teknolojileri Üniversitesi” kurulması amacıyla önemli girişimlerde bulunuldu. Ziraat, Su Ürünleri, Veterinerlik ve Biyoteknoloji, Doğa Bilimleri ile Çevre Bilimleri fakültelerini bünyesinde barındırması planlanan üniversite için 2013 yılında YÖK’e resmi başvuru yapıldı.
Bu projenin en dikkat çekici yönlerinden biri ise, tarımsal araştırma ve inovasyonu merkeze alan uygulama çiftliğinin, Akçadağ Öğretmen Okulu’nun tarihî arazisi üzerinde kurulmasının planlanmasıydı. Yani geçmişte üretim ve eğitim ruhuyla şekillenen bu toprakların, yeniden bilim ve tarımla buluşması hedefleniyordu.
Ne var ki, bu önemli girişim hayata geçirilemedi.

 Ardından ikinci devlet üniversitesi olarak Malatya Turgut Özal Üniversitesi 18 Mayıs 2018 tarihinde farklı yerleşkelerde kuruldu. Böylece, Akçadağ’daki tarihî eğitim ve üretim kompleksinin yeniden canlandırılması yönündeki umutlar da büyük ölçüde sessizliğe gömüldü.
Bugün Köy Enstitüsü yerleşkesi, Malatya Kayısı Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü’ne tahsis edilmiş durumda. Ancak o taş binaların, boş kalan yolların ve küskün bahçelerin arasında hâlâ aynı soru yankılanıyor:
Cumhuriyet’in üretimle yoğrulmuş bu büyük mirası, yeniden hayat bulabilir miydi?

  İçimi yakan o meşhur çeşme; binlerce fidanın ve öğrencinin susuzluğunu gideren o pınar, şimdi yüzükoyun yere kapaklanmış, tozun toprağın içinde yatıyor.
​"Bu çeşmeyi bari kurtarın, şehrin meydanına taşıyın, bir müze kurun" diye haykırdım; ama hafızasını yitirenlerin dünyasında sesim boşlukta sönüp gitti. Cumhuriyetin eğitim belleği, bir müze olup yaşatılmayı beklerken harabeye dönüştürüldü.

​Hocam; binaları yıksalar da o bozkırın ruhuna kazınmış Şerif Tekbenlerin, Reyzi Pamirlerin ve sizin gibi aydınlık yüzlü öğretmenlerin anılarını asla yok edemeyecekler. Bizler, o sönmeyen meşalenin son bekçileri olarak, Akçadağ’ı rüyalarımızda, fotoğraflarımızda ve kalemimizde sonsuza dek yaşatacağız.
​Saygılarımla...

​Fikri DEMİRTAŞ
Akçadağ Öğretmen Lisesi 1976 Mezunu






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Arguvan'da Lezzetin ve Geleneğin Buluştuğu Gün: Yöresel Yemek Yarışması Coşkusu

Malatya’nın Son Kalesi: Türkşeker Malatya Şeker Fabrikası Sıradaki Kurban mı? Şeker Camii Yerinde Şeker Camii Kalmalı

Malatyalı Ermenilerin Kadim Sofrası: Narlıkapı’da Miçink Buluşması