​Bozkırın Altın Taneleri: Malatya’da Nohut Üretimi ve Alın Teri

   Nohut Tarlası
Fotoğraf: Bayram Ayhan

 "Milli ekonominin temeli tarımdır. " K.Atatürk

​Bozkırın Altın Taneleri: Malatya’da Nohut Üretimi ve Alın Teri

​Yazar / Mülakatı Yapan: Fikri Demirtaş (Emekli Öğretmen)
Söyleşi Yapılan: Zeki Göçer (Mevsimlik Tarım İşçisi - Diyarbakır)

Bozkırın Ortasındaki Görünmeyen Hayatlar

Türkiye, dünya nohut üretimi ve ticaretinde önemli ülkelerden biri. Sofralarımızda yemekten çereze kadar geniş yer tutan nohut, Malatya’da da kuru tarım alanlarında Tarım ve Orman Bakanlığı’nın TAKE projeleriyle yaygınlaştırılıyor.
Malatya’da yürütülen proje kapsamında 2026 yılında  139 üreticiye yüzde 75’i hibe olmak üzere 69 tonun üzerinde sertifikalı tohum dağıtıldı; 4 bin 430 dekarda ekim yapılarak yaklaşık 500 ton rekolte hedeflendi. Hasatla birlikte projenin tarımsal üretime katkısı sahada görülmeye başlandı.
Ancak basın bültenlerindeki rakamların, rekolte hedeflerinin ve tarımsal desteklerin ötesinde başka bir gerçek daha var:
Nohudu toprağa eken, hasadını yapan ve sofralarımıza ulaştıran görünmeyen bir emek var.
Güneşin altında, saatlerce çömelerek çalışan mevsimlik tarım işçileri; sıcak, susuzluk, yorgunluk ve iş güvenliği sorunlarıyla mücadele ediyor.
Bir yanda 500 tonluk rekolte hedefi, diğer yanda o rekolteyi tarladan çıkaran nasırlı ellerin sessiz emeği…
Nohudun gerçek hikâyesi, yalnızca toprağın ve üretimin değil; insanın, emeğin ve alın terinin de hikâyesidir.
9 Ağustos 2026 günü, güneşin toprağı kavurduğu bir öğle vakti yol arkadaşım
Bayram Ayhan (Fotoğraf Sanatçısı / AA Malatya Muhabiri)  ile birlikte konum:
Arapgir, Ağın, Keban ve Arguvan yollarının kesiştiği, bozkırın ortasındaki o sessiz kavşakta mevsimlik işçilerin kurduğu kampa varıyoruz.
 Şebeke suyunun, elektriğin, altyapının olmadığı; bez ve naylon çadırlardan ibaret bu ilkel yaşam alanında bir çadırın önünde duruyoruz. Emekli bir öğretmen olarak amacımızı anlatınca, Göçer ailesi bizi büyük bir misafirperverlikle çadıra buyur ediyor.

​Malatya’nın kızgın güneşi altında, toprağa eğilmiş ömürler... El emeğinin makineye meydan okuduğu nohut tarlalarında, alın terinin helal ekmeğe dönüştüğü o zorlu mücadeleyi, sahada bizzat bu yükü taşıyan emekçi Zeki Göçer ile konuştuk. Sadece bir ürünün toplanışını değil; yokluğu, göçü, çocukluğu ve insan kalma çabasını dinledik.
​İşte gıda tedarik zincirinin en kritik ama en çok ihmal edilen halkası olan mevsimlik işçilerin sesini duyuran o söyleşi:

​SÖYLEŞİ: Tarlanın Görünmeyen Emeği ve Nasır Tutan Hayatlar

I. Bölüm: Tarladaki Çalışma Şartları ve Teknoloji

Fikri Demirtaş:Mevsimlik işçileri organize eden Dayıbaşı (aracı) ile mi, yoksa doğrudan kendiniz mi anlaşarak çalışıyorsunuz?

ZG: Biz aileler olarak herhangi bir aracı kullanmıyoruz; doğrudan tarla sahipleriyle görüşüp dönüm başına ücret üzerinden anlaşarak çalışıyoruz.

​Fikri Demirtaş: Zeki Bey, sabahın ilk ışıklarıyla başlayan çalışma düzeniniz nasıl ilerliyor?
 Nohut toplarken teknoloji ile beden gücü arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

​Zeki Göçer: Hocam, bu topraklarda makine işlemez; arazi engebeli, çetin... Bizim teknolojimiz de nasırlı ellerimizdir. Nohudu topraktan tek tek, elle söküp yoluyoruz. Gün boyu bedenimizle toprağa eğilerek derim yapıyoruz. Yalnızca nohut toplandıktan sonra samanından ayrılsın diye patoza veriyoruz, orada makine giriyor devreye. Gerisi tamamen beden gücü, tamamen sabır.

​Fikri Demirtaş: Hasat döneminde Malatya’nın kavurucu sıcaklığı sahaya nasıl yansıyor? Günün hangi diliminde toprağa dokunabiliyorsunuz?

​Zeki Göçer: Güneş henüz doğmadan, sabah saat 05.00’te tarladayız. Akşamın karanlığı çökene, saat 20.00 olana kadar sürer nöbetimiz. Günün en ağır saati öğledir; güneş tepedeyken toprak adeta alev alır. O saatlerde tarlanın kenarına kurduğumuz derme çatma portatif çadırların cılız gölgesine sığınır, soluklanmaya çalışırız. Gölge bile sıcaktır ama durmak zorundayız.

​Fikri Demirtaş: Tarlalardan nohut hasat ederken sizi bedenen ve ruhen en çok zorlayan unsurlar neler oluyor?

​Zeki Göçer: Sadece yorgunluk olsa yine dayanılır... Ama kavurucu sıcak bir yandan, topraktan çıkan haşereler, akrepler, yılanlar diğer yandan vurur. En çok da susuzluk yakar genzimizi. Yetersiz beslenme ve bedenin tükenişi üst üste eklenince tarladaki her dakika bir sınava dönüşüyor. Saatlerce aynı pozisyonda çömelerek veya eğilerek çalışmaktan belimiz, dizlerimiz ve bacaklarımız dayanılmaz şekilde ağrıyor.

​II. Bölüm: Yaşam Alanları, Temel İhtiyaçlar ve Geçim Mücadelesi


​Fikri Demirtaş: Memleketinizden kopup Malatya’ya uzanan bu yolculuk nereden başlıyor? Neden bu bölge ve bu ürün?

​Zeki Göçer: Bizler Diyarbakır’dan, Urfa’dan, Mardin’den, Adıyaman’ın köy ve ilçelerinden yollara düşen göçerleriz. Ekmek neredeyse adımlarımız oraya yönelir. Malatya’nın kayısısı, ardından nohudu, mercimeği derken toprağın sunduğu ne varsa ona tutunmaya geliyoruz.

​Fikri Demirtaş: Alın terinizin karşılığı olan günlük yevmiyeler veya dönüm başı ücretler, ağırlaşan hayat şartlarını karşılamaya yetiyor mu?
​Zeki Göçer: Yetmek bir yana, kıyısından bile geçmiyor. Nohut derme işinde bize dönüm başına ortalama 1.500 TL veriliyor. Çevre köylerden gelen yerli işçiler ise sabah 08.00-17.00 arası çalışıp günlük 1.750 TL alıyorlar, yani bizden daha kârlılar. Üç kişilik bir aile gece gündüz demeden bu sıcağın altında belini büküp çalışsa bile aylık kazancı 100 bin lirayı bulmuyor. Bütün aile —çoluk çocuk, genç yaşlı— gün boyu güneşin altında ter döküyoruz ama eve giren toplam miktar, kişi başına vurduğunda asgari ücrete bile denk gelmiyor. Emeğimiz çok, rızkımızın karşılığı ise ne yazık ki çok eksik.

​Fikri Demirtaş: Tarlaların kenarındaki yaşam alanlarınızdan ve beslenme imkânlarınızdan bahseder misiniz? Şehirde kanıksanan su, elektrik, hijyen gibi imkânlara burada nasıl ulaşıyorsunuz?

​Zeki Göçer: Bizim evimiz, rüzgârda sallanan çadırlardır. Ne suyumuz var ne elektriğimiz... Hijyen ise bu şartlarda sadece bir kelimeden ibaret. Akşamları karanlığı dağıtmak için ışıldak yakarız ya da araçlarımızın aküsüne bağlanırız. Yemeğimizi küçük mutfak tüplerinde veya çevreden topladığımız çalı çırpıyla yaktığımız ateşte pişiririz. Buzdolabı olmadığı için yiyecek saklama şansımız yok; bozulmayan kuru gıdalarla idare ediyor, taze gıdayı ilçeden alıyoruz. Yol üzerindeki benzinlik marketleri de bu durumu fırsat bilip fahiş fiyatlar uyguluyor. İçmek, yıkanmak, çay demlemek için suyu ise arabalarımızın bagajında plastik bidonlarla uzak çeşmelerden taşıyoruz. Yazın bu sıcağında bir yudum soğuk suya bile hasretiz.

​III. Bölüm: Kadınlar, Çocuklar ve Kayıp Gelecek
​Fikri Demirtaş: Bu çetin süreçte en büyük yükü kimler taşıyor? Kadınların ve çocukların bu döngüdeki yeri nedir?
​Zeki Göçer: En büyük yükü kadınlarımız çeker; tarlada çalışır, çadıra dönüp yemek yapar, çamaşır yıkar. Ve ne yazık ki en ağır bedeli çocuklarımız öder. Ailece sahadayız; çünkü tek bir kişinin kazancı yetmez. Çocuklarımız sıra arkadaşlarından aylar önce ayrılır okuldan, aylar sonra döner. Eğitim hakları ellerinden kayıp gider. Yolda güvensiz araç kasalarında taşınırız, vardığımız yerlerde ise zaman zaman o soğuk, ötekileştirici bakışlarla, sosyal dışlanmayla karşılaşırız."

​Fikri Demirtaş: Malatya’daki nohut ve kayısı mesaisi bittiğinde göç haritanız nereye uzanıyor?

​Zeki Göçer: Bizim takvimimizi mevsimler ve ürünler belirler. Malatya’da kayısı, nohut ve mercimek derimini tamamladıktan sonra durmak yok... Yataklarımızı, çadırlarımızı toplar, bu kez Karadeniz’in yolunu tutarız; fındık toplamaya. Biri biter, diğeri başlar. Ömrümüz yollarda, toprağın izinde tükenip gider.

IV. Bölüm: Sahadaki Kimsesizlik ve Sosyal Haklar


Fikri Demirtaş: "Belediyeler, Kızılay, Tarım ve Orman İl Müdürlükleri, Sağlık Müdürlüğü, İŞKUR, üniversiteler, Partiler ya da STK’lar... Tüm bu süreç boyunca kapınızı çalan, hâlinizi hatırınızı soran tek bir yetkili oldu mu?"

​Çadırın ortasında oturan yaşlı çiftçinin sitem dolu sesi yükseliyor:
​"Bir tek Jandarma ve Polis gelir; o da gelir, kimliklerimize bakar ve gider… Malatya’daki bu nohut toplama alanında, saydığınız kurumların hiçbiri yok hocam. Ne gelen var, ne 'Bir derdiniz, bir ihtiyacınız var mı?' diyen… Ne Tarım Müdürlüğü uğradı buraya, ne Sağlık ekipleri ne de Millî Eğitim yetkilileri. Üniversitelerin Ziraat ya da Sosyoloji bölümlerinden tek bir araştırmacı bile hâlimizi yerinde incelemeye gelmedi. Başka hasat alanlarına gittiler mi, onu da bilmem…"

​Fikri Demirtaş: İş sağlığı, güvenliği ve sağlık hizmetleri konusunda durumunuz nedir? 
Tarlada başınıza bir şey gelse ne yapıyorsunuz?

​Zeki Göçer: Mevsimlik tarım işçiliği, görünmeyen insanların hikâyesidir. Ne Tarım Sigortası yapılır ne de bir güvencemiz vardır. Eldiven, maske, ayakkabı gibi koruyucu ekipmanları kendi cebimizden alıyoruz. Bize hiçbir iş sağlığı veya güvenliği eğitimi verilmedi. Aşırı sıcak çarpması, susuzluk, yılan/akrep sokması ve zirai ilaç zehirlenmeleri her gün burun buruna geldiğimiz risklerdir. Tarlada bir kaza veya rahatsızlık olduğunda tek çaremiz 112 Acil’i aramak veya kendi arabamızdaki ilk yardım çantasına sığınmaktır.

​SONUÇ VE DEĞERLENDİRME: Vicdanın ve Emeğin Sesi
​Zeki Göçer: "Biz çalışmak, alın terimizle geçinmek istiyoruz. Kimseye yük olmak istemiyoruz. Ancak emeğimizin karşılığında yalnızca ücret almak yetmiyor. Güvenli bir ortamda çalışmak, sağlığımızın korunması, çocuklarımızın eğitimlerinin aksamaması ve temel ihtiyaçlarımızın karşılanması da bizim hakkımız. Bizim sorunlarımızı yalnızca hasat zamanı değil, yıl boyunca konuşmak gerekiyor. Çünkü mevsimlik tarım işçisi yalnızca tarlada çalışan bir insan değildir; o emeğin arkasında bir aile, bir yaşam ve geleceğini kurmaya çalışan insanlar vardır. Tek isteğimiz, verdiğimiz emeğin ve yaşadığımız sorunların görülmesi, duyulması ve dikkate alınmasıdır."

​Son Söz

1999 tarihli 182 Sayılı ILO Sözleşmesi, 18 yaş altındaki çocukların tehlikeli ve insanlık dışı koşullarda çalıştırılmasını kesin bir dille yasaklar. Türkiye’nin 25 Ocak 2001’de 4623 sayılı Kanun’la onaylayarak bağlayıcılığını kabul ettiği bu uluslararası sözleşme, en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin acilen tasfiye edilmesini şart koşar.

​Ne var ki, mevsimlik tarım işçiliği başta olmak üzere sahada yaşanan gerçekler, yetersiz denetimler nedeniyle yasaların kağıt üzerinde kaldığını ve çocuk işçiliğinin uygulamada devam ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

2024/5 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Mevsimlik  İşçilerin Genelgesi yürürlükte olsa da, uygulamadaki yetersizlikler nedeniyle bu sessiz çığlık devam etmektedir.

 Akşam soframıza gelen sıcacık bir nohut yemeğinde, avucumuzdaki kıtır kıtır leblebide ya da leblebi şekerinde; güneşin altında nasır tutmuş ellerin, görünmeyen Anadolu insanının yüce emeği vardır. Anadolu’nun bağrında filizlenen her tanede, o gizli kahramanların helal lokması yaşamaya devam edecektir.

 Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir emekli öğretmeni olarak içimi sızlatan toprağın yükünü omuzlayan mevsimlik tarım işçilerinin çocukları, Türkiye’nin bereketli tarlalarında yankılanan en sessiz, en yaralı çığlık. Ellerindeki çamuru oyun hamuru sanan, kalem tutması gereken parmakları nasırla tanışan bu minik bedenler, yalnızca bugünün değil, yarınlarımızın da göz göre göre yitip giden kayıp kuşağı...
​Onların çocukluğu; okul zilleriyle değil, gün doğmadan başlayan traktör sesleriyle, sıcak çadırların gölgesinde tükenen umutlarla sönüp gidiyor. Tarım politikaları toprağa döktüğümüz alın terini, insana ve emeğe değer veren bir vicdanla kucaklamadığı sürece; bu topraklar ürün vermeye ama evlatlarımızın geleceğini biçmeye devam edecek.


   Ağın Leblebisi 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Malatya’nın Son Kalesi: Türkşeker Malatya Şeker Fabrikası Sıradaki Kurban mı? Şeker Camii Yerinde Şeker Camii Kalmalı

Malatyalı Ermenilerin Kadim Sofrası: Narlıkapı’da Miçink Buluşması

Alıçla Gelen Bereket: Malatya’da Yeni Bir Tarımsal Değer