Çay Ocağından Gönül Tellerine: Âşık Birfâni ile Hekimhan Güzelyurt'ta Bir Söyleşi

Çay Ocağından Gönül Tellerine: Âşık Birfâni ile Hekimhan Güzelyurt'ta Bir Söyleşi
Hekimhan’ın eşsiz doğasıyla kucaklaşan Güzelyurt kasabası... Yüzyıllık heybetli ceviz ağacının dallarının arasından süzülen neşeli kuş cıvıltıları, rengârenk bahar çiçeklerinin baş döndüren kokusu ve hafif bir bahar esintisi… Ağacın gölgesine kurulmuş mütevazı çadırın hemen önünde, tüten dumanıyla iştah kabartan emaye çaydanlık ocakta ağır ağır demleniyor.
Ben Fikri Demirtaş; yılların öğretmeni, dostu ve yoldaşı olarak, bugün bu cennet köşesinde, halk ozanlığı geleneğinin yaşayan ulu çınarlarından biriyle, akrabam ve kıymetli öğretmen arkadaşım Âşık Metin Özer —namıdiğer Birfâni— ile baş başayım. Demli çaylarımız bardağa dolarken, sözü Doğu Anadolu’nun bu kadim sesine, onun ömürlük sanat yolculuğuna, Cumhuriyet değerlerine ve Türk kültürüne bıraktım.

Fikri Demirtaş: Merhaba sevgili dostum, akrabam, meslektaşım... Güzelyurt’un bu büyüleyici atmosferinde, ceviz ağacının gölgesinde seninle bu söyleşiyi derinleştirmek benim için büyük bir onur. İstersen baştan başlayalım; bu toprakların, Hekimhan'ın suyu, toprağı seni nasıl bir çocuklukla sarıp sarmaladı?
Âşık Birfâni (Metin Özer): Hoş geldin Fikri hocam. Şöyle çayından bir yudum al, demliği tazeledik tam vaktidir. 1 Nisan 1950’de, işte bu güzel coğrafyada, Hekimhan’ın Güzelyurt kasabasında dünyaya geldim. Dört kardeşin en küçüğüyüm. Annem acılarını ağıtlarla, babamsa güzel sesiyle türkülerle dile getiren insanlardı; sanatla ilk tanışmam onların o saf sesleriyle oldu. Doğduğum kasabanın eşsiz güzellikleri, bahçeleri, kuş sesleri ruhuma öyle bir işledi ki, saza ve şiire yönelmemdeki en büyük etken doğanın ta kendisiydi.
Metin Özer ( Birfani ) öğretmen
Fikri Demirtaş: Öğretmenlik gibi kutsal bir mesleği seçtin, yıllarca bu uğurda koşturdun. Sivas İlköğretmen Okulu yılları nasıl başladı, o günlerden bugüne neler kaldı hafızanda?
Âşık Birfâni: 1968-1969 eğitim-öğretim yılında Sivas İlköğretmen Okulu sınavını yatılı olarak kazandım. Orası benim hem birey olarak olgunlaştığım hem de sanatımı şekillendirdiğim bir ocak oldu. Resim, müzik ve iş teknik derslerinin öğretmenliğini yaptım. Anadolu Üniversitesi AÖF Eğitim önlisans programını da tamamlayıp 27 yıl Muş ve Malatya’da gururla öğretmenlik yaptıktan sonra 1998’de emekli oldum. Bu arada 1971’de aynı kasabadan Zibet Hanım'la hayatımızı birleştirdik; Barış, Sevgi ve Özlem adında üç evlatla yuva kurduk. Hayatımın en büyük zenginliği ailem ve öğrencilerim oldu.
Fikri Demirtaş: Şiire erken yaşlarda başladığını biliyoruz. Peki o mahlas değiştirme serüvenin nasıl gelişti?
Metin, Metinî, Hitabi ve nihayetinde Birfâni...
Âşık Birfâni: Daha ilkokul yıllarındayken karalamaya başlardım. Ama 17 yaşındayken gördüğüm o rüya milat oldu bana. Hekimhan yönünde kuzeydoğuda ulu bir cami gördüm, üç niyetle üç avuç su içtim; o niyetlerden biri âşıklıktı. Önce Metin ve Metinî mahlaslarını kullandım. 1983-1990 yılları arasında Hitabi oldum. Sonra ise Birfâni mahlasına büründüm. Tevriyeli kullanmayı severim; “Bil ki şu yiyimli içimli handa / Birfâni yolcuyuz aynı zamanda” derken insanın bu yalandan dünyadaki geçiciliğini anlatmak istedim. Lebdeğmez tarzı şiirlerde ise b, v, m, f seslerini kullanmamak adına Güzelyurtlu Özer veya Âşık Özer mahlaslarını da seçtiğim oldu.
Fikri Demirtaş: Saz çalmayı öğrenme hikâyen de romanlara konu olacak türden. Ağabeyin Yılmaz Özer’in (Âşık Mutsuz) cezaevine girmesi ve o dönem yaşadıkların...

Âşık Mutsuz( Yılmaz Özer, Metin Özer)
Âşık Birfâni: Ah, o günler... Ağabeyim Yılmaz Özer 13 Mayıs 1967’de cezaevine düştü. Ben de aynı yılın Eylül ayında Sivas İlköğretmen Okuluna gidecektim. Mayıs ayından itibaren içimdeki ağabey hasretiyle kavruluyor, uykularımda bile saz sayııklıyordum. Bir sabah uyandığımda başucumda babamın aldığı o sazı gördüm! Kendi kendime çalışarak başladım çalmaya. Sonraki süreçte cezaevindeki abimi her ziyarete sazımla gittim, ondan dersler aldım. Abim Âşık Mutsuz, Sefil Selimî ve Âşık Cansever benim bu yoldaki üç usta dağım oldu.
Fikri Demirtaş: Metin hocam, sen bir Sünni Türk evladı olarak; Hekimhan’dan Arguvan’a, Sivas’tan Erzincan’a ve Maraş’a kadar uzanan bu ulu ozanlar coğrafyasında, Türk Alevi ozanların usta malı deyişlerini, semahlarını, türkülerini büyük bir gönül zenginliğiyle çalıp söylüyorsun. Radyolardan kulak kesildiğin, bizzat saz çalarak ve şiirlerini okuyarak içselleştirdiğin bu zenginlik, Anadolu'nun kardeşlik köprüsünü kurmada nasıl bir rol oynuyor?
Âşık Birfâni (Metin Özer): Ah Fikri hocam, yüreğimin en hassas yerine dokundun. Bizim bu coğrafya —Hekimhan, Arguvan, Sivas, Erzincan, Maraş— taşını toprağını öpeceğimiz, koca bir ozanlar ocağıdır. Biz bu topraklarda Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın, Veysel’in nefesiyle büyüdük.
Bak, benim köklerim Sünni bir aileye dayanır; ancak bizim evimizde, ocağımızda türkülerin, deyişlerin mezhebi, meşrebi olmazdı. Biz Yunus Emre’nin "Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü" düsturuyla yoğrulduk. Bir Alevi ozanın deyişini dilime doladığımda, sazımın teline vurduğumda o acıyı, o sevgiyi, o hakikat arayışını hücrelerimde hissederim. Çünkü türküler ve deyişler bu milletin ortak gözyaşı, ortak gülmesidir.
Gençliğimizde radyoların başında sabahlardık; o cızırtılı seslerle yayılan deyişleri, usta malı türküleri ezberler, sazımızın perdelerinde canlandırırdık. Sivas İlköğretmen Okulu yıllarımda, oradaki kültürel iklimde bu birikim daha da olgunlaştı. Bir Alevi deyişindeki o derin felsefe, insan sevgisi ve Hak âşinalığı ile bizim geleneksel türkülerimiz aynı pınardan içer. Bu topraklarda Alevi’siyle Sünni’siyle hepimiz aynı kilimin örülmüş desenleriyiz. Sazın teli kimin elinde olursa olsun, vurulduğunda çıkan ses kardeşlik sesidir, insan sesidir, Hakk'ın sesidir. Biz sanatımızla bu birliği, bu can yoldaşlığını yaşatmaktan başka ne yapabiliriz ki?

Fikri Demirtaş: Eserlerinde, hayat felsefende ve duruşunda Cumhuriyet değerleri ile Atatürk sevgisinin çok ayrı bir yeri var. Teşekkür metninde bile O’nun dehasına vurgu yapıyorsun. Atatürk’ün sanata, sanatçıya ve özellikle Cumhuriyet’in laiklik ilkesine bakışını bir ozanın gözünden nasıl değerlendiriyorsun? Birfâni bu değerleri şiirine ve yaşamına nasıl taşıdı?
Âşık Birfâni: Fikri hocam, çok derin bir yaraya parmak bastın. Bizim yetiştiğimiz o şanlı Köy Enstitüleri ruhu ve İlköğretmen Okulları, Cumhuriyete ve Atatürk’e borçlu olduğumuz aydınlanma ocağıdır. Ulu Önder Atatürk, "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir" derken, bu toprağın ozanlarına, sanatçılarına en büyük onuru ve vizyonu vermiştir. Laiklik ise bu ülkede inançların, düşüncelerin, sanatın ve kültürün özgürce nefes almasının en büyük teminatıdır. Laik Cumhuriyet sayesinde bu milletin evladı bağrından ozanlar, ressamlar, öğretmenler çıkarabildi. Ben bir öğretmen ve Âşık Birfâni olarak, elime sazı alıp halkın içinde türkü söyleyebiliyorsam, bunu o aydınlık cumhuriyet reformlarına borçluyum. Atatürk’ün akıl ve bilime dayanan yolu, bizim sazımızın da perdesidir, telidir.
Fikri Demirtaş: Âşıklık geleneği, yüzyıllardır Türk dilinin ve kültürünün sarsılmaz kalesi oldu. Günümüzde bu mirası yaşatmak, özellikle genç kuşaklara aktarmak neden bu kadar hayati? Türk diline ve kültürüne sahip çıkan bir halk ozanı olarak neler hissediyorsun?
Âşık Birfâni: Dilimiz, kimliğimizdir dostum. Yunus’un, Pir Sultan’ın, Dadaloğlu’nun , Aşık Veysel’in, Mahzuni’nin dili bu toprakların mayasıdır. Halk ozanları bu milletin hafızasıdır; sevinci de hüznü de en saf Türkçe ile söze dökenlerdir. Bugün ne yazık ki küreselleşme rüzgârıyla dilimiz ve kültürel değerlerimiz bir yozlaşma tehlikesiyle karşı karşıya. İşte tam da bu noktada, şiirlerimizde arı Türkçe'yi kullanmak, halk söyleyişlerini yaşatmak bir insanlık ve vatandaşlık borcudur. Gençlerimize sesleniyorum: Kendi kültürel köklerinden kopan bir çınar, en hafif rüzgârda devrilir. Türkülerimize, dilimize, ozanlarımızın bıraktığı bu asırlık mirasa sahip çıkmalıyız.
Fikri Demirtaş: Yarım asrı aşan bu sanat yolculuğunda nice yarışmalardan ödüllerle döndün, radyo, televizyon programları yaptın, kitaplar çıkardın. 2019 yılında yayımlanan Bütün Güzellere Dağıttım Seni isimli eserinden bahsetmezsek olmaz.
Âşık Birfâni: Hemşerimiz Halil Kaynarca’nın desteği ve Süleyman Özerol ile birlikte hazırladığımız bu eser, Mart 2019’da Ankara’da basıldı. Kapak fotoğrafı da senin bizim evde çektiğin fotoğrafı kullanıldık. İçinde 151 ölçülü şiirim yer alıyor. Kültür Bakanlığından, çeşitli dernek ve belediyelerden aldığım ödüller oldu; Halk Ozanları Kültür Derneği, İLESAM üyeliğim ve İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Prof. Dr. Hasan Kavruk ile hazırladığımız Geçmişten Günümüze Malatya Şairleri kitabı da hayatımın unutulmaz duraklarıdır. Ama en büyük ödül, bugün bu çadırın altında dostlarla içilen bu çayın sıcaklığıdır.
Foto Spor Yusuf Uğrar, Celal Yalvaç, İsrafil. Metin Özer, F. Demirtaş
Fikri Demirtaş: Metin hocam, şimdi gözlerimi kapatıyorum da aklıma o eski günler, o unutulmaz anlar geliyor. Malatya’nın duayyen gazetecisi, şehrin yaşayan hafızası; tarihi yerlerin fotoğrafları, paha biçilmez araştırma yazılarının arşivi ve binlerce kitapla dolup taşan o ofis dairesi... Rahmetli Celal Yalvaç amcayla birlikte yanına nasıl giderdik, o saatlerce anlatır biz nasıl büyük bir hayranlıkla dinlerdik! Yaşı ilerlemişti, kulağı biraz ağır işitirdi ama gönül kulağı öyle bir açıktı ki her kelimesi tarih kokardı. Eğitimci yazar gazeteci Süleyman Özerol’un çıkardığı, benim de yazar olarak kaleme sarıldığım Hekimhan Kültür ve Sanat Dergisi’ni de heyecanla takip ederdi; hatta her yeni sayıyı bizzat götürüp kendisine ben teslim ederdim. O kıymetli insanla ve o hatıralarla ilgili neler söylemek istersin?
Âşık Birfâni (Metin Özer): Ah Fikri hocam, yüreğime dokundun, yarasını deştin. Celal Yalvaç amcayla birlikte o dairesine adım atmak, sadece bir ziyarete gitmek değil, Malatya’nın köklerine, gizli kalmış tarihine yolculuk yapmaktı. O oda, sıradan bir ofis değil, bu memleketin tapu dairesi gibiydi. Her köşesinde bir belge, bir fotoğraf, yılların emeği olan binlerce kitap dururdu.
Kulağı az duyardı ama inanki hissiyatı, kavrayışı o kadar kuvvetliydi ki gözlerimizin içine bakarak konuşurdu. Biz susar, o konuşurdu; biz dinlerken sanki bir romanın sayfaları arasında gezinirdik. Malatya’nın geçmişini, eski sokaklarını, unutulmuş simalarını ondan dinlemenin tadı bir başkaydı. Süleyman Özerol’un çıkardığı Hekimhan Kültür ve Sanat Dergisi’ni sabırsızlıkla bekler, her sayı çıktığında senin getirip önüne koyuşundaki o sevinci, derginin yapraklarını titreyen ellerle tek tek çevirişini hiç unutamam. O dergide yazılan her satıra değer verir, memleket sevdasıyla yanan her kaleme o büyük tecrübesiyle omuz verirdi. Mekânı cennet olsun; Celal amcalar, o hafızalar göçüp gittikçe bu şehir biraz daha sessizleşiyor, biraz daha öksüz kalıyor. Ama bizim yüreğimizde ve yazdığımız her satırda o çınarlar yaşamaya devam edecek dostum.

Süleyman Özerol. Celal Yalvaç, Fikri Demirtaş
Fikri Demirtaş: Ağzına, yüreğine sağlık üstadım. Son olarak okuyucularımıza, bu toprakların gençlerine neler söylersin?
Âşık Birfâni: Şöyle diyorum hocam:
Yolları yol yapan izlerdir amma
Hüner izde değil iz bırakanda
İnsanın gönül dünyası zenginse, dünya malının hiçbir kıymeti yoktur. Çocuklara, kuşlara, güllere, laik cumhuriyete ve bu toprağın değerlerine sımsıkı sarılsınlar. Sevgiyle, dostlukla kalın...
Ocağın ateşinde çaylar yudumlanırken, Güzelyurt’un akşam seherine doğru Âşık Birfâni’nin dilden dile yayılan türkülerinin ve Cumhuriyet sedasının neşesi yayılıyor.

Hekimhan -Çulhalı köyü Esiri Babanın mezarı
Metin Özer, Fikri Demirtaş
Yorumlar
Yorum Gönder